RÖPORTAJLAR

 http://www.neokuyorum.org/her-seyin-tuketildigi-cagda-muzik-de-hizla-tuketiliyor/

 

1. Uzun yıllardır müzikle uğraşmanıza rağmen belli bir kitle tarafından sanki birdenbire keşfedildiniz. Siz geçmişte ve şimdi yaptığınız işte bir sıçrama yapmış sayıyor musunuz kendinizi? Eğer öyleyse bu sıçrama ne zaman ve nasıl oldu?

Aslında bunun bir nedeni var, bir buçuk yıldır İstanbul’da yaşıyorum ve iki yıl öncesine kadar hep Ankara merkezli yaşadım. Yaptığım konserlerin hepsini kendim organize ediyordum, bir sponsorum yoktu. Bazen konserden kazandığımız para salon ücretine bile yetmiyordu. Mesela albümlerimde ve konserlerimde bana eşlik eden dostum Sercan’ın ve kardeşim Selahattin’in emeklerini asla unutamam. Konser afişlerimi de kendim hazırlıyordum. Ankara’da yaşayanlar yıllarca sokakta çaldığım için tanır beni. Yani muhakkak bir defa da olsa sokakta dinlemiş ya da rast gelmişlerdir. İstanbul’a taşınınca beni dinleyen insanların Ankara’dakinden çok daha fazla olduğunu gördüm. 2015’te İstanbul’da yaptığımız ilk konser olan Üsküdar konserimizde dinleyicilerin bestelerimi benimle beraber söylediğini gördüğümde hem şaşırdım hem de çok mutlu oldum. Aynı şeyi Sakarya konserimde de yaşadım. Bir de üretmeye devam ettikçe beni dinleyenlerin sayısı artmaya devam etti. Maalesef konserlerime sponsor bulamıyorum. Şu ana kadar sadece 10 konserimi ücretsiz yaptım, diğerlerini kendim organize ettim. İstanbul konserlerim beni cesaretlendirdi. Sonra birçok şehirde konser verdik. Yani birdenbire bir sıçrama değil de yaptığım konserlerin sayısını arttırınca insanların beni dinlemek istediğini gördüm. Konserler ile beraber kendiliğinden bir reklamım oluştu böylece. Elimden geldiğince konser yapmaya çalışıyorum. Dinleyici kitlemi çok seviyorum. Neyi dinlediğini bilen okuyan ve araştıran bir kitle. Bu kitlenin çoğunluğunu üniversite öğrencisi ve orta yaş grubundan oluşturuyor. Dolayısıyla yapmış olduğum her çalışmayı yakından takip eden güzel bir dinleyici kitlemin olduğunu görmek yapacağım yeni çalışmalarımda beni daha da motive ediyor. Bu arada buradan duyurusunu yapmış olayım 14 Ekim Cumartesi günü 20.00’da İBB bünyesinde Fatih/Ali Emiri Kültür Merkezinde bir konserimiz var. Herkesi bekleriz.:)

2. İlk albümünüzün adı Belâgat ve biz biliyoruz ki sanatçının seçtiği hiçbir kelime tesadüfî değildir. Neden Belâgat kelimesi, bu kelime ile yaptığın müzik arasında bir bağ var sanki, doğru mu?

Belâgat, sözün kusurdan arındırılması (bir söz hangi durumda olursa olsun en güzel hangi şekilde söylenmeli,) veya başka bir deyişle güzel söz söyleme sanatı/ilmi

demektir. Eskiden medreselerde âlimler ve siyasetçilere belâgat dersi verilirmiş. Benim de belâgat ustam rahmetlik dedemdi. Her şeyin tüketildiği bu çağda müziğin de tüketildiğini düşünüyorum. Yap, üret, tüket mantığı var. Bütün bu tüketilmişlik içinde müziğin de bir belâgatının olduğunu göstermeye çalıştım. Aslında belâgat adlı bir öykü yazmıştım dedem için. Sonrasında albüm yapma fikri ortaya çıkınca öykümü müzikale dönüştürdüm. Çok ilginçtir, Belâgat albümümle ilgili bir yazı kaleme alan şair Ahmet Telli abim albüm için sanki anlatmak istediği bir öyküsü var diye yazmıştı. Başka dinleyicilerim de bunu söylediler. Bunu hissettirebilmiş olmak ne güzel!

3. Dedenizin bir çirokbej olduğunu okumuştum daha önceki söyleşilerinizde. Tam olarak nedir çirokbej ve dedeniz müziğinizi nasıl etkiledi, bir de bizler için anlatır mısınız?

Çocukluğum, elektriğin ve televizyonun köydeki insanları hakimiyeti altına alamadığı son döneme denk gelmişti. Elektrik köye geldi gelmesine ama bir saat varsa on saat kesikti. 🙂 Dedem bu zamanda herkesin kapısını çaldığı biriydi, bir çirokbej yani masal/hikaye anlatıcısıydı. Kışın çok sert geçtiği zamanlarda insanlar dedemlere gelir ve sessizce onun anlattığı masalı dinlerlerdi. Hatta çayından bir yudum almasını bile bekleyemezlerdi heyecanlarından. Saatlerce sürerdi bu masallar. Muazzam bir tadı vardı bu ortamın. Anlattığı her masalın sonuç kısmında ve masal aralarında şarkılar da söylerdi. İşte bu şarkılar, türküler ve gazeller benim zihnime yerleşti. Beste yaparken bazen o anlara gidiyorum.

4. Müziğinizdeki tasavvufi veçhe hemen hissediliyor ama başka tatlar da var bestelerinizde. Mesela jazz, blues ve hatta reggae! Ya da Ermeni, Kürt ve İran müziği enstanteneleri gibi. Bu güzel harmanın/tarzın tam bir tanımı var mı?

Ben Doğu müziği diye tanımlıyorum ama etnik müzik diyen de var. Doğru bulmuyorum etnik sözcüğünü. Kelimenin ortaya çıkışı bile 50 yıl öncesine kadar gider. Biraz da Batılıların Doğuluları aşağılamak için kullandığını düşünüyorum. Müzikolog Martin Grave bu tarz müziğe Batı’da world müzik denmesini de 1970’lere kadar götürüyor. Başlangıç noktası Nusret Fatih Khan ve Shakti grubuyla olmuş. Şu sıralar Şems Friedlander’ın yeni kitabını okuyorum ve Mevlana, 1972 yılından sonra Amerika’da tanınıp/bilinmeye başlamış. Şuanki zamana bakıyoruz herkes başını Doğu’ya çevirdi. Çünkü tüketilmeyen bir tek Doğu kültürü kaldı.

Ben birçok halkın müziğiyle yakından ilgileniyorum. Müzik Allah’ın dilidir, diyor Mevlana hazretleri. Türkçe dışında Bazen Farsça, Kürtçe, Arapça, Osmanlıca,

Ermenice şarkılar söylüyor besteler yapıyorum. -Hatta sadece dijital platformlarda yayınlanan “Ayrı dilden aynı gönülden” adlı bir albümüm de var böyle- Yıllardır bir müzik arşivi biriktirmeye çalışıyorum. Evimde dünya müziğimden birçok albüm biriktirdiğim güzel bir arşivim var. Bu arşivi İran’da toplamaya başladım. Daha sonra Hint müziğine ilgi duydum ve orada yaşayan bir abime hep sipariş veriyordum. Jazz albümlerini Almanya’ya ailemi ziyarete gittiğimde alıyordum. Yaklaşık olarak 10.000 orjinal albümden oluşan bir arşiv oluştu böylece. Halen de topluyorum, araştırıyorum. Ayrıca jazz müzisyenlere de kulak veriyorum ve jazz dinleyince de dayanamayıp bir şeyler çalmaya başlıyorum. Bence jazz dinlemeden önce Cahit Koytak abimin “Jazz’ın Irmakları” adlı kitabını okumalı önce. Şiirle muazzam bir anlatımı var.

5. Niyazi-i Mısrî, Yunus Emre, İbn Arabî, Neyzen Tevfik ve daha nicelerinin şiirlerine beste yapıyorsunuz. Üstelik bu şiirler herkesçe malum-popüler olan şiirler de değil. Dolayısıyla iyi bir şiir okuyucu olduğunuz sonucu çıkıyor buradan. Okuduğunuz isimlerin şair/mutasavvıflar arasında aklınızın bir köşesinde çakılı kalan bir dize/beyit var mı?

Divan sahibi şairleri ayrıca seviyorum ama çağdaş şairleri de okuyorum tabi ki. Benim en büyük amacım eski şiirimizi insanlara duyurmak. Niyazi-i Mısrî hazretlerinin şiirlerine besteler yaptığım “Çağırıram Dost” adlı albümümü dinleyen birisi bana sayenizde Niyazi-i Mısri’yi tanıdım demişti. Aynı şeyi Âmak-ı Hayal albümüm için de söylüyorlar. Albümden sonra Âmak-ı Hayal kitabını edinip okuyan o kadar çok insana rastladım ki kendim de şaşırdım. Açıp divan okumasalar dahi yaptığım beste ile şairden ve şiirinden haberdar oluyorlar. Benim için en büyük hizmet de bu. Yüze yakın bestem var. Bir bestemle bile eski şiirimizden haberdar olan birisi olsa benim için kâfi. Deryada bir damla olabilirsem ne mutlu bana!

Şu sıralar Melami şair Osman Kemali Baba’nın şiirlerine besteler yaptım. Albüm de önümüzdeki ay çıkacak. Kemali Baba’dan bir dörtlük söyleyeyim:

Kaçan da allah der koğan da Allah

Hiç biri olmadı bu sırdan agâh

Âlem bir deryadır hasbeten-lillah

Rıza gemisine yüzsem ağlasam

Karga bülbül oldu şimdi Gülzara

Bunların ağzını büzsem ağlasam

Öyle bir zamana geldik ki öldüren de Allah diyor öldürülen de. Yanıbaşımızda bir savaş var hangimizin umurunda? 300.000 insan öldü yahu… Hiçbir şey olmamış gibi

hayatımıza devam ediyoruz. Bunu hepimiz için söylüyorum. Ortadoğu yağmur suyundan çok kan görmüş topraklarla kaplı bir yer. Şuan hatırlamıyorum ama bir kitapta okumuştum, barış kelimesinden nefret ediyorum diyordu yazar. Çünkü barış kelimesi hep savaştan sonra gelendir. Artık ortalıkta insan-ı kâmilim diye dolaşan sahtekarlar var. Bana intisap et diyen şeyhler var. Kemali Baba’nın dediği gibi bunların ağzını büzsem ağlasam…

6. Âmak-ı Hayal’de bulunan şiirleri besteleyerek orijinal bir iş yaptınız. Daha sonra benzer çalışmalarınız izledi bunu. Bir metni elinize aldığınızda ondan müzik üretmek gayesiyle bilinçli olarak mı hareket ediyorsunuz yoksa bu süreç bir ilham işi olarak mı ilerliyor?

Şiirin kendi müziği var içinde. Açıp bir Yunus Emre şiiri okuyun, bitirince ilk hissedeceğiniz şey size verdiği ahenk… Divan sahibi şairleri zevkle okuyorum, okurken hah işte beni bestele diyor bu şiir. Ben de santurumu, tanburumu ya da kopuzumu elime alıyorum 🙂 Çağdaş şairlerden de şiirler besteledim. Yakın zamanda onları da paylaşacağım.

7. Son olarak okumayı çok sevdiğin ve okurlarımıza tavsiye edebileceğin beş isim ve eseri/ ya da müziğine ilham ve temel oluşturan beş isim ve eser ismi isteyelim sizden?

Müzik için

1-Axiom of Cohoice (Dünyanın en iyi Doğu-Batı senteziyle müzik yapan grubu bence)

2-Anour Brahem (Udidir kendisi, hafif jazz tınılarıyla muhteşem melodiler üreterek icralar sunar)

3-Metin ve Kemal Kahraman (Özellikle Ferfecir adlı albümleri)

4-Tanburi Cemil Bey Kayıtları

5-Keith Jarrett (Özellikle Köln Konseri albümü)

Kitaplar

1-Burhan Sönmez / Kuzey

2-Âmak-ı Hayal

3-Niyazi-i Mısrî Divanı Şerhi/Efdal Emre

4-Mahmud Erol Kılıç hocamın tüm kitapları

5-Ferüdiddün Attar/ Esrarname

 TAHRİR DERGİSİ-RÖPORTAJ

1) Sesini bulmak diye bir deyim vardır. Siz sesinizi nasıl buldunuz?

Ben sesi arayıp durdum. Ama hep yanlış taraftan aradım.Ben ağaca bakıyordum, yaprakların ve rüzgarın sesine ama meğerse sır; ağacın köküne inmekteymiş. Yani kendini bilmekteymiş. Hasan Lütfi Şuşut Efendi’nin çok güzel bir sözü vardır: “Cihanda nefes kadar ince sanat görmedim” yani her nefes bir sestir ve bu ses müziğin ta kendisidir. Müzik bizim içimizde zaten.

2) Sesinizi bulmanızda çocukluğunuzun da önemli bir yeri olduğunu düşünüyoruz. Biliyoruz ki Anar’ın dedesi masalların şarkısını söyleyen bir çirokbejdir. Dedeniz ve onun sizin müziğinize katkısı hakkında ne söylemek istersiniz?

Dedem kadim bir geleneğin temsilcisi idi. Onun sayesinde Fuzuliyi, Nabi’yi, Ahmede Xani ve Feqiye Teyran’ı tanıdım. Bana doğada her şeyin nefes alıp verdiğini ve yaşadığını öğretti. İlk sıralar dedemin bir zeytin ağacına şarkı söylemesi ve içtiğimiz ayrana bile şarkı yapıp söylemesi çok ilginç gelmişti, çocuktum birde. Sonra bunun ne demek olduğunu anladım. Mevlana ne güzel demiş: “Taşın kalbi yok, ama onu bile yosun sarar”

3) Müzik için çeşitli yolculuklara çıktınız. Bu bakımdan size bir seyyah diyebiliriz. Peki bu yolculuklarda hangi duraklardan geçtiniz? Hayatınıza neler kattı yolcu olmak?

İlk durağım İran oldu. Santuru öğrenmek için okuluma ara verip gittim. İran’da Tebriz’de yaşıyordum ama İran’ı da geziyordum tabi. Pakistan’a kadar gittim. Türkiye’de de santurumla şehir şehir dolaşıp sokakta müzik yaptım. Tabiki Avrupa yolculuklarımda oldu. Bir sürü güzel dost edindim bu yolculuklarda. Ve birçok güzel müzisyenle tanıştım. Hâlâ hayatımdaki dostlarımın çoğu, seyyah olduğum zamanlarda tanıştığım dostlarımdır. Keşke hayatım elimde santur ile dünyayı dolaşmakla geçse ama her yerin Kerbela olduğu şu zamanda bu çok zor.

4) Bu yolculuklardan biri de İran’a santur çalmayı öğrenmek için gitmekti. Neden santur desek?

Santur hüznün enstrümanı. Hüzün ise gözyaşı demektir. “Santurun büyülü bir sesi var. Şeyh Galib Dede’nin de bir şiirinde dediği gibi; “yüzlerce ayrılık okuyla harap olmuş bu göğsüm sanki ah edip vah etmek için yapılmış bir santur tahtasıdır.” Allah aşkıyla yanarak ah eden pirlerin şiirlerini santurla icra etmek en güzeli bence. Santurun sesini duyunca aşık oldum ve ben de bu yüzden yollara düştüm. Birde benim şöyle bir analizim var: Santurda 72 tel var ve bu 72 tel 72 milleti simgeliyor.

5) Santur için tarihte terapi amacıyla kullanıldığı söylenilir. Terapi ve santur ilişkisi hakkında ne dersiniz?

Bunun en büyük kanıtı Edirne Arkeoloji ve Etnografya müzesidir ve bu müzede bulunan santurdur. Evliya Çelebi, Seyehatname’sinde şöyle açıklamıştır. Merhum ve mağfur Beyazıd Veli hazretleri vakfiyesinde, hastalara deva, dertlere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve defi seva salmak olmak üzere 10 tane müzisyen tayin etmiş. Bu müzisyenler arasında üç tanesi santuridir. Bu santuriler, şifahanede tedavi amaçlı santur icra etmişlerdir. Zaten santurun sesine kulak veren bir dinleyici sesin huzur veren rahatlayıcı bir tatta olduğunu duyumsar hemen.

6) Tarihimizde -Osmanlı döneminde meselâ- santurun bilinmesine, çalınmasına rağmen, yani kökenimizde olmasına rağmen günümüzde az bilinmesi veya pek kıymet verilmemesinin nedeni sizce nedir?

Santur, Türk müziği için kullanışlı bir enstrüman değildir. Örneğin hicaz makamından saba makamı geçmek diye bir şey yoktur. Kanundaki gibi mandallar olmadığı için belirli bir makamda santur icra ederken aynı sırada başka makama geçemez, bunu yapabilmesi için durup eşikleri oynatıp makamı değiştirmesi gerekir. Bu da bir parçayı icra ederken yapılamaz zaten. Osmanlının en büyük santurzenlerinden Santuri Ethem Efendi, bir müzik meclisinde santur icracısı olarak görev alırken ve bu mecliste hüzzam faslı icra edilirken ara taksimini zorla Ethem Bey’e verirler. Santur icrasında zor duruma düşen Ethem Bey, epey ter dökmekle beraber hemen atlayıp bulduğu motiflerle dâhiyane bir taksim yaparak hüzzamda karar verir. Hatta bu olayı anlatan bir Ahmet Telli şiiri bile vardır. Ayrıca tekkelerde santuriler varmış ve tekkeler kapatılınca unutulmaya yüz tutmuş. Günümüzde mandallı santur yapıldı ama ses farkı olarak o otantik sesi işitmediğim için ben kadim olan santuru kullanmayı tercih ediyorum.

7) Santur dışında da birçok enstrüman çalıyorsunuz. Enstrüman çalmak ne demek sizce, öğrenmenin mânâsı nedir?

Çocuk yaştan beri bağlama çalarım. Zaten bir enstrümanı icra edince diğerini icra etmek kolaylaşıyor. Sonuçta çaldığımız enstrümanlar bir ağaçtan yapılma. Ağaçların da dili vardır. Mesela 80 yaşında bir tamburum var İran’dan almıştım. Bu tamburu yapan usta, tamburu yapmadan önce aylarca tambur yapacağı ağaca tambur çalarmış. Yani her şey nefes alıyor. Bu arada bende doyumsuzum her şeyi çalmak istiyorum :)) Sonuçta güzel bir şey bu.

8) Eskiden Ankara’da sokak müziği yapıyordunuz ve Masala adlı bir grubunuz vardı. Sokak müziği ve Masala’nın bir hikâyesi var mıdır? Sokak sanatı sizin için ne anlama geliyor? Sokak müziği yapmak size ne kattı?

Benim bir sözüm vardır her yerde söylerim zaten:

“Dünyanın en güzel sahnesi sokaktır ve en güzel dekoru ise çöp arabasıdır”

Düşünsenize içinden çöp arabası bile geçen bir sahneyi. Her kesimden insana ulaşabiliyorsunuz. Maalesef ülkemizde yaygın değil sokak müziği kültürü. Bu yüzden en büyük sorun zabıtalar oldu.2006’da başladık, başladığımız sırada ülkedeki birkaç sokak müziği grubundan birisiydik. Zabıtalar, müzik yaptığımızı değil dilencilik yaptığımızı iddia ettiler bu yüzden ilk başta sabırlı olmamızı öğretti bize sokak. Tabiki cesareti öğretti, en önemlisi herkese ulaşmamızı ve yeni insanlarla tanışarak güzel dostluklar kurmamızı sağladı sokak. Bazen haraç isteyen bile oldu. Bambaşka bir yer sokak.

9) 2013’te Ahenk müzik etiketiyle Belagat adıyla Türkiye’deki ilk solo santur albümünü çıkardınız. Sonrasında bunu çeşitli albümler sürdürdü. Peki albüm hikâyeniz nasıl başladı?

Bir gün İran’dan dönerken cd çalarımda yeni aldığım santur albümlerini dinliyordum. Bir anda aklıma geldi, solo santur albümü yapmaya karar verdim. Bu albüm çıkınca çok güzel dönüşleri oldu. TRT Türk kanalı belgeselimi çekti. Radikal gazetesinden Naim Dilmener ve Hürriyet gazetesinden Doğan Hızlan yazdı. Sonra Doğan Hızlan tavsiyesiyle ‘Kalan Müzik’ ile çalışmaya başladım.

10) Belagat albümünü zikretmişken, bu albümü sokakta müzik yaparken kazandığınız cüz’i miktardaki parayla yapıldığını söylemişsiniz bir başka röportajınızda. Bu bakımdan Belagat’ın sizdeki yeri nedir?

Evet sokakta topladığım parayla. Abimin ve dostlarımın sayesinde kendi evimde kaydettiğimiz bir albüm oldu. Albümde mızıka da çalan Tuncay Korkmaz abim kayıtları aldı. İki mikrofon ve bir bilgisayarla kaydettik. Bu yüzden hani gözümün nuru derler ya işte tam öyle. Sıkıntılarla yapılan her şey güzelleşir zaten. Belagat albümü benim için müzik hayatımın başlangıcıdır.

11) Çeşitli renkler ve melodiler barındıran albümler hazırlıyorsunuz, Doğu medeniyetinden esintilerle Doğu’dan ve doğrudan sesleniyorsunuz. Peki sizce medeniyet nedir? Doğu medeniyeti, medeniyet kavramının neresindedir?

Medeniyet, Medine şehrinden geliyor diye biliyorum. Şehir olandan yani. Müzik medeniyeti onu meydana getiren temel taştır. Konfüçyüs ne güzel demiş: ‘Bir yeri tanımak istiyorsanız ilk önce oranın müziğini öğrenin’. Bu bize gösteriyor zaten müziğin gücünü. Bir başka medeniyetle münasebet kurmayı sağlayan yegâne şey müzik çünkü. Doğu’da müzik eğlence aracından daha çok inançtır zaten. İnsanlar her şeyi tüketti artık yüzünü güneşin doğduğu taraftaki müziğe çevirdi. Mesela ülkemizde bir zaman arabesk müzik revaçtaydı, sonra protest sonra ise karadeniz müziği, ama hepsi tüketildi. Bu yüzden tamamen doğuya çevirmiştir. Doğu güneşin doğduğu yer ama bitmeyen savaşlardan dolayı hep karanlık olan yer. Dünyayı sanat ve güzellik kurtaracak buna tüm kalbimle inanıyorum.

12) Etnik müzik yerine Doğu müziği demeyi tercih ediyorsunuz. Sizce ikisi arasındaki fark nedir? Sizin müziğinizi siz nasıl tanımlarsınız?

Benim ürettiğim tınılar çaldığım enstrümanlar Doğuya özgü şeylerdir. O yüzden Doğu müziği demeyi doğru buluyorum. Müziğe sınır koymak yanlıştır. Bir kuşun gözünde bir ülkenin sınırı yoktur, müzik için de bu geçerlidir. Her şeyden ziyade ben halk için değil ‘Hak’ için müzik yapıyorum. Etnik sözcüğü 1950’li yıllarda ortaya çıkmıştır. Doğuyu ötekileştirmek için ortaya çıkan bu sözcüğü bu yüzden sevmiyorum.

16) Gençler ve tasavvuf müziği ilişkisine nasıl bakıyorsunuz?

Başta kendi ülkemizden başlayalım bence. İnsanlara ilginç ve hoş geliyor benim durumum. Yirmi sekiz yaşını bile doldurmamış bir gencin böyle eski şairlere beste yapmasını anlamıyor insanlar. Yüzümü görmeyip beni dinleyenler ellili yaşlarda birisi olduğumu zannediyor. Traji komik bir durum. Çok da büyük hedefim yok. Zaten popülerlik gibi bir derdim yok. Az sayıda güzel bir dinleyici kitlem var. Ne dinlediğini bilen bir kitle. Ve bu beni fazlasıyla mutlu ediyor. Bu kesimin çoğunluğunun üniversite öğrencilerinden oluşması ayrıca güzel tabiki. Niyazi-i Mısri, Yunus Emre, Fasih Ahmed Dede, Osman Kemali Baba, Hilmi Dede Baba, Üsküdarlı Nasuhi Efendi gibi mutasavvıfların şiirlerine besteler yapıyorum. Bu şiirlerin zaten kendi içinde bir ritmi var. Edebiyat müzikten, müzikte edebiyattan ayrı düşünülemez hiçbir zaman.

17) En son Ehl-i Beyt’e hitap ettiğiniz bir albüm çıkardınız. Öncelikle hayırlı olsun diyelim. Bu albümle de Türkiye Yazarlar Birliği’nden ödül aldınız. Bunun için de tebrik ederiz. Peki bu albümde repertuarı nasıl oluşturdunuz? Fikir nereden geldi? Bir de Ehl-i Beyt ile bize neler söylüyorsunuz?

Ahmet Amiş Efendi, ‘her şeyin başı Ehl-i Beyt’e sevgi ve muhabbet duymaktır.’ demiş. Ehl-i Beyt’e sevgi ve muhabbet duymamızı Resulallah efendimiz de buyurmuş zaten. Bana bu sevginin güzelliğini gösterende Mahmut Dipşar hocam ve eşim Damla Anar oldu. Ben zaten Kenan Rıfâî hazretlerinin dediği gibi ‘ İçimdeki Yezid’le meşgulüm’ diyenlerdendim. Bestesini yaptığım Fasih Ahmed Dede şiirinde dediği gibi; ‘Tevellasın teberrasın bilen uşşaka aşk olsun.’ cümlesi her şeyi özetler zaten. Ben, bu sevgi ve muhabbeti icra etmeye çalıştığım müzik ve bestelerim ile yapayım dedim. Gerekli maddi imkânlarım el vermezken bir anda Kültür Bakanlığının Genç-Des programı adı altında yirmi sekiz yaş altındakilere destek vereceklerini duydum. Bende başvurdum ve kabul edildi. Böylece hem stüdyo masraflarım karşılanmış oldu hem de albüm süreci başlamış oldu. Hâlâ katliamlar oluyor Ortadoğu’da, ders almadık, öğrenemedik .Her yerin Kerbela olduğu şu zamanda belki müziğim bir işe yarar diye aldığım nefesin hakkını vermeye çalışıyorum.

18) Popüler müzik tüketiminin olduğu bir çağda yaşıyoruz. Siz ise bestelerinizi bu popülizmden uzak olarak yapıyorsunuz. Kültür ve geleneği geleceğe taşıyan değerli sanatçılarımızdan biri olarak biz gençlere ne önerirsiniz. Ne dinleyelim, ne okuyalım? Müziği nerede bulalım?

Bu çok sakıncalı bir soru:).Ben Allah dostlarının dedikleriyle ilgileniyorum, okuyorum ve onları, yapmaya çalıştığım müzik ile insanlara duyurmaya çalışıyorum. Zahmet bizden rahmet Allah’tan. Yani bazen etrafıma bakıyorum sanki yeryüzünde sadece Sezai Karakoç, Necip Fazıl, Nazım Hikmet şairler varmış gibi bahsediyorlar. Halbuki bu üstatları iyi tanısalar Niyazi-i Mısri, Yunus Emre, Mevlana, Şeyh Galip gibi büyük pirlerin de sözlerine kulak verirler. Eskiyi bilmeden yeniyi anlayamayız zaten. Geçenlerde İlhan Berk okurken bir anda Niyazi-i Mısri hazretlerinin bir şiiri geldi aklıma, onu çağrıştırdı, ne güzel oldu. Şu sıralar Osman Kemali Baba ve Abdulkadir Belhi hazretlerinin divanını ve Ahmet Telli abimin yeni çıkan şiir kitabını ve Enis Batur’un doğu-batı divanını okuyorum. Müzikte ise Tahir Palalı, Dhafer Youssef, Tanburi Cemil Bey külliyatını ve Metin Kemal Kahraman’ın Şahmeran adlı albümlerini dinliyorum

Her yer Kerbela olmasın

Santuri Sedat Anar Türk İslam geleneğinin önde gelen isimlerden şiirler besteleyerek müzikal bir birikim oluşturuyor. Son albümünü Ehl- Beyt’e adayan Anar, İslam dünyasının parçalı haline bakarak, ‘Geçmişte yaşanan acılar yetmedi mi’ diye soruyor.

Sedat Anar  yaşadığı toprakların zengin müzik kültürünü, geleneksel metinlerden devşirdiği bestelerle günümüze taşıyan bir besteci ve icracı. Santur deyince de Türkiye’de ilk akla gelen isimlerden. Sokaklarda başladığı müzik yaşamını şimdilerde büyük salon konserleri ve albüm çalışmalarıyla devam ettiriyor. Bugüne kadar Balagat, Amak-ı Hayal, Aşık Ölmez-Yunus’un İzinden ve Çağırıram Dost adlı albümlere imza attı. Şimdi ise yeni çalışması Ehl-i Beyt albümüyle gündemde. Albüm, yılbaşında açıklanan Türkiye Yazarlar Birliği ödülüne layık görüldü.

Albümde Kerbela ile ilgili mersiyeler ve besteler var. ‘Bana göre her yer şu an Kerbela olmuş durumda. Bu olmamalı. Bu şeyi iyileştirebilmek için sanatın olması gerekli’ diyen Anar ile yeni albümünü konuştuk.

‘Ehl-i Beyt’ albümün ‘her yerin Kerbelâ’ olduğu şu günlere manidar bir şekilde denk geldi…

Gaybî Hazretleri’nin, “Her ne varsa âlemde örneği var âdemde” diye bir mısraı vardır. Ben bu mısraın şöyle de bir mana içerdiğini düşünüyorum: “Her ne varsa âdemde, örneği var âlemde.” Kadim zamanlardan beri toprak kan görmüş ve görmeye devam ediyor. Yanıbaşımızda savaş halen devam ediyor ve biz ne yapıyoruz insan olarak? Belki yaptığımız sanat ile insanlara bir nebze de olsa iyi gelmek, teselli vermek ya da bu acıyı daha derinden hissettirmek ümidiyle yaşıyorum. Suriye’de bir duvar yazısı görmüştüm, şöyleydi: “Bir gün savaş bitecek ve ben şiir yazmaya devam edeceğim.” Sence bu her şeyi anlatamıyor mu? İbret almıyor âdemoğlu. İnsan kemalâtın kan ile yazılmış kaidelerinin en saltanatlı hali Kerbela vakıasından birçok şey öğrenilebilir, öğrenmelidir.

Fasih Ahmet Dede’den Neyzen Tevfik’e geniş bir ruh coğrafyasında dolaşıyor, şiirler besteliyorsun. Nedir murâdın?

Başlangıçta insanlara garip geliyor. Yirmi sekiz yaşını bile doldurmamış bir gencin böyle eski şairlere beste yapmasını anlamıyor insanlar. Beni tanımadan dinleyenler ellili yaşlarda birisi olduğumu zannediyorlar. Aslında çok da büyük hedeflerim yok. Zaten popülerlik gibi bir derdim de yok. Az sayıda ama nitelikli, güzel bir dinleyici kitlem var.

Neden iki albüm? Biri Hasan biri Hüseyin olsun diye mi?

Ne güzel dedin. Aslında soruyu sorarken cevabı da verdin. Albümün birinci CD sinde pirlerin ehl-i beyt ile ilgili yazdıkları şiirlerin besteleri mevcut. İkinci CD’de ise ehl-i beyt’in her bir zâtına ve Kerbelâ vakıasına enstrümantal olarak yaptığım besteler mevcuttur. Her şey ehl-i beyte duyduğum muhabbettendir. Onlar insanlığın canı ve cananıdır. Hüseyin’lerin başına gelenler, kendi manasına doğru yolculuk eden herkesin canını yakar.

İnsanlığın ortak bir vakıası olan Kerbelâ faciası için yılın belirli zamanlarında merasim yapıp ağlamak alışkanlığını da bırakmak gerek. Bu zulme tüm insanlık âlemi ağlamalıdır. Hâlâ ibret almadı âdemoğlu bu yaşananlardan. Kerbelâ olayını her an yaşamak, içimizde diri tutmak zaten neyin doğru neyin yanlış olduğunu gösterecektir bize. İslam dünyası bugün kendine gelmeli, her yerin Kerbela olmasına izin vermemeli.

Sedat Anar albümleri içinde nerede duruyor bu albüm?

En kalabalık ekiple yaptığım albümüm bu oldu. Albümde klasik Türk müziği tınıları daha ağırlıklı. Zaman zaman deyiş, türkü ve ağıt formatında da besteler var. Albümün konusu gereği Resulullah Efendimiz’e yazılan şiirlere daha çok yer verdim.

 

Ehl-i Beyt sevgimi sazımla gösterdim

Santuri Sadat Anar, büyük mutasavvıfların Ehl-i Beyt için yazmış oldukları şiirleri besteledi. Anar, içindeki Ehl-i Beyt sevgisini santuruyla ve besteleriyle anlatmak istediğini söylüyor.

Santur sanatçısı Sedat Anar’ın, Kültür ve Turizm Bakanlığı Genç-Des programının katkılarıyla ve Ahenk Müzik etiketiyle hazırladığı Ehl-i Beyt Besteleri albümü çıktı. Albümde Osman Kemali Baba, Mehmed Şemseddin El-Mısri, Ahmet Yesevi, Sezai Gülşeni, Fasih Ahmed Dede, Niyazi-i Mısri, Neyzen Tevfik, Mehmet Hilmi Dede, Elmalılı Ümmi Sinan gibi mutasavvıfların Ehl-i Beyt için yazmış oldukları şiirlerin besteleri yer alıyor. Albümü “Bestesini yaptığım Fasih Ahmed Dede’nin ‘Tevellasın teberrasın bilen uşşaka aşk olsun’ cümlesiyle özetleyen Anar, “Ben bu sevgi ve muhabbeti icra etmeye çalıştığım müzik ve bestelerimle anlatmak istedim” diyor.

İLK KEZ BESTELENDİLER

“Santurun büyülü bir sesi var. Şeyh Galib Dede’nin de bir şiirinde dediği gibi “Yüzlerce ayrılık okuyla harap olmuş bu göğsüm sanki ah edip vah etmek için yapılmış bir santur tahtasıdır” Allah aşkıyla yanarak ah eden pirlerin şiirlerini santurla icra etmek en güzeli bence” diyen Sedat Anar, müzikten arta kalan zamanının çoğunu okumaya ayırıyor. Bir yıldır okuduğu divanlardan Ehl-i Beyt ile ilgili seçtiği şiirleri ve daha önce bestelenmemiş şiirleri bu albümde ilk kez bir araya getiriyor. İki CD’lik albümün ikinci bölümü Anar’ın Ehl-i Beyt için bestelediği enstrümantal eserlerden oluşuyor.


HALK MÜZİĞİNDEN SEÇKİLER YAPACAĞIM

Anar’ın bugüne kadar hayata geçirdiği beş tane albümü var. Hepsinde de santur sazını ön planda tutan sanatçı, bu sazın ülkemizde daha çok tanınması ve dinlenmesi için de ciddi mesai harcıyor. Sponsor bulmakta çok zorlandığını söyleyen Anar, “Gerekli sponsorlukları bulursam eğer halk müziğimizden seçkiler yapıp sadece santur ve vokal kaydından oluşan bir albüm yapmak istiyorum” diyor.

‘Sanatın her şeyi iyileştirdiğine inanıyorum’

Santur sanatçısı Anar, “Bir yerde savaş olunca, savaş bittikten sonra ilk önce tiyatro sahneleri, konserler, bir sürü sanat aktivitesi olur. Bu yüzden ben sanatın her şeyi iyileştirdiğine inanıyorum.” dedi.

'Sanatın her şeyi iyileştirdiğine inanıyorum'

İSTANBUL – Musa Alcan

Daha önce “Balagat”, “Amak-ı Hayal”, “Aşık Ölmez-Yunus’un İzinden” ve “Çağırıram Dost” albümlerine imza atan 28 yaşındaki Santur sanatçısı Sedat Anar, Hz. Muhammed’in ailesi (Ehl-i Beyt) için yazılmış eserlerden oluşan yeni bir albüm çıkardı.

Ehl-i Beyt Besteleri” isimli albümü geçen ay müzikseverlerin beğenisine sunan sanatçı, Türkiye Yazarlar Birliğinin her yıl verdiği “Yılın Yazar, Fikir Adamı ve Sanatçıları Ödülleri”ne, son albümüyle müzik dalında layık görüldü.

Türkiye’nin yanı sıra Avrupa, Ortadoğu ve Balkanlar’da, bugüne kadar 100’ü aşkın konser veren Anar, AA muhabirine yaptığı açıklamada, santurun bin 500 yıllık tarihe sahip, hakkında birçok rivayet bulunan kadim bir müzik aleti olduğunu söyledi.

“Sokak bambaşka bir şey zaten”

Anar, Hindistan kökenli bir enstrüman olduğuna işaret ettiği santurun Afganistan, Pakistan ve İran üzerinden Anadolu’ya kadar geldiğini, özellikle 17. yüzyılda Osmanlı saray müziklerinde kullanıldığını anlattı.

Yaklaşık 7 yıl boyunca, Ankara ve İstanbul başta olmak üzere birçok şehirde sokak müzisyenliği yaptığını belirten sanatçı, şöyle devam etti:

“Sokak bambaşka bir şey zaten. Bir de santur için yaratılmış bir mekan. Hep söylerim; dünyanın en güzel sahnesi sokaklardır ve en güzel dekoru ise çöp arabasıdır. Santur sokak için akustik ve uygun bir enstrüman. Sokak müzisyenliği, maalesef Türkiye’de 2000’li yılların sonunda yerleşmeye başlamış bir kültür. Ben solo santur yaptıktan sonra daha çok tasavvuf müziği içerisinde kullanmaya başladım.”

“Ben ilk önce geleneğimizi göstermeye çalışıyorum”

Sedat Anar, gençlerin tasavvuf müziğiyle ilgilenmedikleri yönündeki algının kırılması gerektiğinin altını çizerek, “Konsere gelenlerin yüzde 70’i genç, üniversite öğrencileri oluyor. Bu beni çok mutlu eden bir şey. Benim yapmak istediğim bu zaten. Gençlerin Fasih Ahmed Dede’yi okumasını istiyorum. Modern şairler tabii ki var ama gelenekten hiçbir şey ya da dede Efendi’den, Itri’den bir besteyi bilmiyoruz. Ben ilk önce geleneğimizi göstermeye çalışıyorum. Tabii ki bunu yaşadığımız çağdan dolayı modern bir hale getirmeye çalışıyorum.” değerlendirmesinde bulundu.

Savaşların son bulması gerektiğini ifade eden santur sanatçısı, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Albümde Kerbela ile ilgili mersiyeler ve besteler var. Bana göre her yer şu an Kerbela olmuş durumda. Bu şeyi iyileştirebilmek için sanatın olması gerekli. İnsanları en çok motive eden şey bu. Bir yerde savaş olunca, savaş bittikten sonra ilk önce tiyatro sahneleri, konserler, bir sürü sanat aktivitesi olur. Tarihe baktığımızda her zaman bunun örneklerini görmüşüz zaten. Bu yüzden ben sanatın her şeyi iyileştirdiğine inanıyorum.”

 

Santuri Sedat Anar: ‘Dünyanın en güzel sahnesi sokaklardır’

sedatanar (2)

Söyleşi/Yusuf Genç

1988 Halfeti doğumlu. Dedesinden duyduğu yerel türküleri, İran’da öğrendiği santuru, mutasavvıflardan okuduğu metinleri ve jazz, blues gibi müziklerle birlikte kendi üslubunda buluşturdu Sedat Anar. Türkiye’deki ilk solo santur albümünü çıkaran kişi oldu. Müziğini sokakta buldu. TRT’de, Ankara Devlet Tiyatrosu’da, Avrupa’da, Asya’da ise bulduğu ve bildiği yola devam etti.

 

Sokaktan geliyorsun. Aslında hepimiz sokaktan geliyoruz. Biraz geride kaldı ama hikâyenin tamamını görmek için oradan başlayalım istiyorum. Hatta ‘Sokakta müzik’ fikrinden önce Sedat Anar’ın sesleri ilk fark etmesinden başlayalım. Ne oldu, nasıl oldu?

Her nefes bir sestir. Ve bu ses müziğin ta kendisidir. Yani insan, sürekli bir müzik âleminin içinde nefes alıp vermektedir. Hafız-ı Şirazi derki: “Menzili kestiremezken, kulağınıza çok uzaklardan gelen sesler takılır.” Ben bu uzak sesleri çocuk yaşta dedemden dinlediğim şarkılarda duydum. Urfa’da (Halfeti’de) doğup büyüdüm. Sözlü kültürün halen yaşadığı bir coğrafya. Çocukluktan itibaren büyüklerimizin söylediği ağıtları, şarkıları, türküleri, gazelleri dinleyerek büyüdüm. Yıllar geçtikçe bahsettiğim o seslere doğru yürümeye başladım. Daha net duymaya başladım. Sonra fark ettim ki içimden gelen seslerin ta kendisiymiş o sesler. Meğerse ağacın dalında değil de kökünde imiş bütün mesele.

Sokakta müzik yapmanın iyi tarafı nedir? Özlüyor musun şimdilerde?

Türkiye’de ve Almanya, Azerbaycan, Rusya, Tataristan, Macaristan, İran, Avusturya, Yunanistan gibi ülkelerde yüzü aşkın konser verdim. Çok güzel salonlarda çaldım. Yıllarca sokakta da müziğimi yapmaya devam ettim. Bana göre dünyanın en güzel sahnesi sokaklardır ve bu sahnenin en güzel dekoru ise çöp arabasıdır. Yani düşünsenize sahnenizden çöp arabası bile geçiyor. Kitleniz sokaktan geçen herkes. Birisi Ahenk Müzik üç tanesi Kalan Müzik’ten çıkan dört albümüm var. Bu albümlerimi yaparken sokakta topladığım bozuk paralar yardım etti bana. Yani sponsorum halk oldu. Bundan güzel bir şey var mı? Yaklaşık olarak altı yıl sokakta müzik yaptım. Son yıllarda yapmıyorum daha doğrusu yapamıyorum. Maalesef ki Türkiye’de sokak müziği kültürü 2000’li yılların başında varolmaya başlamış bir kültür. Mesela Ankara’da arkadaşlarımla beraber sokakta müzik yaparken Çankaya belediyesi zabıtaları tarafından dayak yedik. Santurumu kırmaya çalıştılar. Enstrümanlarımızı elimizden aldılar. Bu olaydan beridir sokakta müzik yapmıyorum.

Masala diye bir grubunuz da var. Hala varlığını sürdürüyor mu Masala?

Masala, ben ve iki arkadaşımın sokakta müzik yapmak için kurduğu bir gruptur. Yıllarca Ankara sokaklarında müzik yaptık. Grup 2013’de dağıldı. Ben solo çalışmalarıma ve konserlerime yoğunlaşarak yoluma devam ettim.

Türkiye’nin ilk solo santur albümüne imza attın. Santur yeni duyduğumuz bir şey… Hem diğer albümleri hem de santuru konuşalım biraz.

Ben aslında Türkiye’deki ilk santur albümünü yaptığımı bilmiyordum. Doğan Hızlan köşesinde yazınca öğrendim. Santur, Osmanlılarda kullanılmış bir enstrümandır. Hatta 17.yüzyılda bir süreliğine saray müziğinde bile kullanılmış. Daha sonra saray müziğinden çıkarılmış ve cumhuriyet dönemine kadar saray dışında müzisyenler tarafından kullanılmış. Son büyük üstadı ise Santuri Ethem Efendi olmuştur. Daha sonra TRT’deki tek santurîmiz olan Zühtü Bardakoğlu hocamız vardır. Sonrasında da bu fakire nasip oldu.

Benim santurla tanışmam tesadüfen Cihan diye bir abimizin evinde görmemle başladı daha sonra üniversitede İranlı bir arkadaşımın evinde gördüm. Cihan abim sayesinde santurum oldu ama öğretecek birisini bulamadım. İranlı arkadaşım ülkesine çoktan dönmüştü. Bende, Hacettepe Üniversitesi/Tarih bölümü öğrencisiyken okulumu bırakıp İran yollarına düştüm sadece santur değil, def, dutar, tenbur, zarp ve tar dersleri aldım. Aynı zamanda İran Edebiyatına olan hayranlığımı da yerinde yaşamış oldum. İlkokul okurken babama saz almasını istedim bu isteğimi bir yıl sonra yerine getirdi ve öğretmenim saz çalabiliyordu. Bana öğretti, bende çalmaya başladım.

İcra ettiğim enstrümanların hepsini santura hâkim olduğum kadar çalamasam da kendi üslubumu yaratacak kadar bir icra tekniği buldum. Albümlerimde de icra ettim. Mesela Yunus Emre’nin bestelenmemiş şiirlerine yaptığım bestelerden oluşan  ‘Âşık Ölmez-Yunus’un İzinden’ adlı albümümde on enstrümanı kendim çaldım. Bu aslında benim için övünülecek bir şey olmadı. Maalesef ki albümümde enstrüman icra edecek arkadaşlara verecek param olmadığından dolayı enstrümanları kendim çalmaya çalıştım. Bunun içinde baya bir zaman harcadım. Tabiri caizse gecemi gündüzüme katıp çalıştım.

Beste de yapıyorsun. Hatta Niyâzi Mısrî’nin hemen bütün eserlerini bestelediğini duyduğumuzda müthiş bir hayranlık duyduk sana. Başka neler var böyle?

Niyazi-i Mısrî hazretleri buyururlar ki:

‘Zikri Hakk’a meşgul ola yana yana ta kül ola

Her kim diler makbul ola tevhide boyanmak gerek’

Benimkisi bir Allah dostuna, bir pire aşk ile muhabbet beslemek. Mısrî hazretlerinin hayatı ıstırap ve çile ile geçmiş. Ayağında bukağı ile zindanlarda, sürgünlerde yaşamış bir Allah dostu. Tevhide boyanmak gerek yani rengine aşkın cümle âlem boyanır. Peki, biz bu rengin neresindeyiz? Ben cahil cesaretiyle pirlerin şiirlerini bestelemeye çalışıyorum. Mısrî aşığı bir müzisyenim, hazretin yetmişe yakın şiirini besteledim. Hani Attar’ın Esrarnamesi’nde günlerce bal bal diye zikredip sonra ağzına bal tadı gelen adamın aldığı zevk ve muhabbet, benim de aklıma gelir tebessüm ederim. Hazretin şiirlerini besteledikçe, çalıştıkça muazzam güzel bir hava gelir. Hazretin kelamını santura fısıldadığımda gül bahçesindeki kuşlar seslenir: “Ey garip bülbül diyarın kândedir?”

Sırada neler var, kimleri bestelemeyi planlıyorsun?

Solo santur albümümden sonra Amak-ı Hayal adlı kitabı müzikalleştirdim. Sonrasında Yunus Emre hazretlerinin şiirlerine çalıştım. ‘Âşık Ölmez-Yunus’un İzinden’  adlı albümüm çıktı. İsmail Hakkı Bursevî hazretleri buyururlar ki: “Yunus, kendinden öncekilerin sonuncusu; kendinden sonrakilerin öncüsüdür” der. Daha sonra Niyazi-i Mısrî hazretlerinin şiirlerine yaptığım bestelerden oluşan ‘Çağırıram Dost’ adlı albümüm çıktı. Yunus ve Mısrî hazretlerini çalıştıktan sonra Üsküdarlı Muhammed Nasuhi Efendi’nin şiirlerini besteledim. En başından beri üçleme bir albüm yapma niyetindeydim. Ama maddi imkânsızlıklardan dolayı albüm haline getiremedim. Nasuhi efendi buyururlar ki: “Yunus, Mısrî, Nasuhi birdir, birdedir, bir iledir.” Bu yüzden üç Allah dostunu bir arada çalıştım. Ayrıca zaman zaman başka mutasavvıfların şiirlerinde besteler yapıyorum. Ama bu aralar Ehl-i Beyt bestelerine de ağırlık verdim. Naatlar, deyişler, kerbela mersiyeleri bestelemeye çalışıyorum. Ömrüm yettikçe pirlerin şiirlerine besteler yapmaya devam edeceğim.

Neler dinliyorsun diye soracağım ama aslında derinden derine nelerden hoşlanıyorsun diye merak ediyorum.

Müzik kadar olmasa da edebiyatlada ilgileniyorum. Şiiri müzikten ayrı düşünemiyorum. Mısrî, Yunus, Nasuhi, Hafız-ı Şirazi, Ferîdüddin Attâr, Osman Kemali Efendi, Ahmede Xani, Fegiye Teyran, Baba Tahir Üryan gibi pirlerin yazdıklarına hayran olmakla beraber çağdaş edebiyattan ise Adonis, Mahmut Derviş, Sohrap Sepehri, Turgut Uyar, İlhran Berk, Kemal Varol, Kemal Sayar, Lale Müldür gibi şairleri okuyorum. Şiir dışında Sadık Hidayet, Burhan Sönmez, Ali Teoman, Hasan Ali Toptaş, Mustafa Çiftçi, Kader Abdolah gibi yazarları severek okuyorum. En son ne okudunuz diye sorar iseniz; Hazret İnayet Han’ın ‘Sufizm ve Sanat’ adlı kitabını okudum.

Müzikte kimleri dinlediğimi yazsam sanırım sayfalar dolusu yazabilirim. Zaman zaman değişen bir durum çünkü. Bu arada şu sıralar müzik makalelerimden oluşan bir kitap hazırlığındayım. Yakın zamanda Büyüyen Ay yayınlarından çıkacak. Severek dinlediğim müzisyenlere gelecek olursam mesela; son aldığım albüm Tunus’lu udi Dhafer Youssef’in yeni çıkan albümüydü. İran’dan Shahram Nazeri, Homayoun Şeceriyan, Ardavan Kamkar, Muhammed Reza Lotfi gibi üstadları dinliyorum.Hintli santurî Shivkumar Sharma’yı çok severim. Elbette Ehl-i Beyt aşığı Nusret Ali Fatih Khan dinlerim. Doğuda büyüyüp batıda sentez müzik yapanları ayrıca takip ederim. Bunlar arasında Anaur Brahem, İbrahim Maalouf, Tigran Hamasyan, Axiom of Choice, Avishai Chen gibi isimler var. Çağırıram dost adlı son albümümde jazz müzisyenlerle çalıştım.

Ayrıca şunu belirtmek istiyorum. Ben popüler müzik yapmıyorum. Popülerlik benim için sokakta mendil sallamak demektir. Yirmi sekiz yaşında bir müzisyen olarak eski edebiyatımızdan mutasavvıfların şiirlerini bestelemeye çalışıyorum. Ama maalesef albümlerim için sponsor bulamıyorum. Konser yapacağım salon bulamıyorum. Dünyanın çeşitli ülkelerinde konser verebiliyorum ama ne yazık ki kendi ülkemde bunu yapamıyorum. İstanbul’da sadece Üsküdar’da konser verebildik şu zamana kadar. Konserlerimizin çoğunu sponsorumuz olmadığı için giriş ücretli yapmak zorunda kalıyoruz. Müzikle geçinmek, yaşadığımız ülke için çok zor bir koşul. Bunun için ara ara başka işlerde çalışıyorum. Her ne kadar böyle bir durumumu dile getirmek istemesem de insanların hangi koşulda müzik yaptığımı bilmesini istedim.

KASIM 2016

 

Huzur Arayanlara Şifalı Nağmeler!

Şanlıurfalı genç müzisyen Sedat Anar, ülkemizde çok az bilinen ‘santur’ isimli sazla geniş kitlelere ulaşmaya çalışıyor. Anar’la huzur arayanlara şifalı nameler ulaştıran ‘santur’ yanında şair ve bestekârlığını konuştuk.

Bazı sazlar vardır ki, sesini ilk duyduğunuz anda, siz o an bulunduğunuz mekan ve zamanda olsanız da siz, siz olmaktan çıkar, o mekandan çok daha farklı zaman ve mekanlar ile bazan da iç aleminizde o ses ile seyre dalar ve adeta yitirdiğiniz değerlerinizi, tarihinizi, kültürünüzü ve sizi, o sazın melodilerinde bulursunuz, kendinizi. İşte aslında sanat da, kültür de, şiir de, musıki de böyle büyük ve manidar bir güce, tesire sahiptir. Ud gibi, ney gibi, tambur gibi ülkemizde henüz pek bilinmese de, ancak geçmiş zamanlarımızda bu topraklarda icra edilmiş olan ve dünyada farklı bölgelerde, farklı adlar ile de anılan bir saz var ki; O saz bu gün çok genç yaşında olmasına rağmen gönlü ile gözü ile kabiliyeti, azmi, sabrı, çilesi ve duası ile sese geldi, dile geldi, albümler olarak konserler olarak, sokak müzisyenlerinin, elinden çıkıp daha geniş kitlelere ruh ve güzellik veremeye başladı yeniden. Şanlıurfa’lı bir genç müzisyen Sedat Anar, maneviyat ve kültür ile yoğrulmuş Anadolumuzun bir güzel insanı eli ile santur, bugün artık, hak ettiği yeri almaya başlıyor.  Anar ile bu hafta, santur sazı ve onun şairliğini, santur ile başladığı bestekarlığını ve tasavvufi eserleri neden bestelerinde tercih ettiğini konuştuk.

 

Santur ülkemizde çok bilinen biz saz olmamasına rağmen, dinleyenlerin çok etkilendiği bu saz ile siz nasıl tanıştınız?

İlk sesini duyduğum andan itibaren, artık hayatımın vazgeçilmezi, en yakın arkadaşım olan santur, benim arkadaşım, dostum ve sırdaşımdır. Mutlu günlerimde de, hüzünlü anlarımda da, en yakın dosttur bana! Aslında müzik ile olan ilgim santurdan daha eski yıllara yani çocukluk yıllarıma uzanıyor. Şanlı Urfa’da Halfeti’de çocukluk yıllarımda öğretmenlerim bana saz ve gitar çalmayı öğretmişler ve müziğe olan kabiliyetimi farkederek, teşvik etmişlerdi. Ailemde de büyüklerim mahalli müzik ve tasavvufi kültürün hayatı içinde olan kişilerdi. Bu atmosferde büyüdüm. Daha sonraki yıllarda da ilk defa santur ile tanıştığım zaman, sesi beni çok etkiledi. Hani derler ya, iç alemine hitap etti ve beni kendisine bağladı.  Santur, hüznün sesidir ama bu öyle bir hüzün sesidir ki, insanı karamsarlığa iten değil, insanı iç alemine yolculuğa çıkaran, kendi kendisi ile buluşturan bir ses.

Santur sazı hakkında bilgi verir misiniz?

Santur aslında bizim gönül ve musıki coğrafyamızda da çok sevilerek icra edilmiş bir sazdır. Santur Hindistan kökenli bir sazdır. Kuzey Mezopotamya coğrafyasında ağırlıklı olarak kullanıldığı gibi, Osmanlı devrinde de, 17. y.y.  sonuna kadar, saray ve  kültür muhitlerinde icra edildiğini biliyoruz. Santur, Evliya Çelebi seyahatnamesinden öğrendiğimize göre, bugün Trakya Üniversitesi’ne bağlı olan, Sağlık Müzesi olarak kullanılan Edirne’deki Beyazıt Darüşşifahanesinde, hastalıkların tedavisinde de kullanılmış. Tarihte de bu gün de santur, başka adlar ile de olsa, sevilerek çalınan ve dinlenilen bir saz. Santur da biz çok farklı sazlarda olduğu gibi, yaşadığı coğrafyanın ve kültür atmosferinin şartlarına, müzik algı ve tekniğine göre kullanılıyor.  Türkiye’de ve İran’da santur, Japonya’da koto, Hindistan’da santoor, Amerika’da dulcimer, Macaristan’da cimbalom ve İrlanda’da tiompan adları ile bilinmektedir.

Santur ve benzeri sazlarımız, neden bugün müzik dünyamızın içerisinde değildir?

 

Aslında bu sadece santur sazı için geçerli değil. Ne yazık ki; Bu coğrafyanın, bu kültürün o kadar kıymetli değerleri, kültür ve sanat hazineleri var ki, biz hangi birisinin kıymetini gerçekten hakkı ile biliyoruz ki?  Evet Sedat Anar, santuru öğrendi, tarih okudu, ülkemizde ilk santur albümünü yaptı. Çok şükür. Ama bir sorsunlar bakalım! Ne zorluklarla, ne mücadeleler ile. Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’nın bizim bu halimizi ifade eden bir şiirinden bir beyit, paylaşmak istiyorum sizler ile:

“Çok insan anlayamaz eski mûsıkîmizden.
Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden’

Ne yazık değil mi? Acaba, Yahya Kemal Bey bu gün yaşamış ve musıkimizin, kültürümüzün, sanatımızın bu gününü görse idi, ne yazar, ne söylerdi? Açıkçası bilemiyorum ki. Bu kültür ve sanata bakıştaki duyarsızlık, vurdumduymazlık, sadece bu gün değil ki, yıllardır, böyle gelmiş ama böyle devam etmemeli. Popüler ne ise ne eğlence, ne maddi kazanç getiriyor ise ona yoğunlaşılıp, o halimize adeta dayatılır duruma getirilmişiz.  Elbette her zaman olduğu gibi, musıkiye, kültüre, sanata, gelenek ve insani değerlerimize, şiire, edebiyata ilgi duyan insanlarımız, çevrelerimiz de var. Ama bu yeterli mi?

KÜLTÜR VE İNSANİ DEĞERLERİ İLE YAŞARSA, TOPLUM HUZURLU OLUR!

Kültürün, sanatın, edebiyatın ve müziğin kök ile bağının devam etmesi ve geleneğin, bugün yaşaması ve geleceğe taşınması için, ne yapılmalı?

Öncelikle okumak ve araştırmak gerekiyor. O kadar çok ve çeşitli kaynaklarımız var ki. Hem yazılı hem de şifahi kültür ve belgelerimiz mevcud. Bu kaynakları taramak, okumak ve bu güne yansıtmak ve yaşamak, yaşatmak gerekiyor. Eğer müzik alanında bakacak olursak, dünyada da, Türkiye’de bu tür geçmişe ait müzikal değerleri, sazlar olarak da, repertuvar olarak da, araştıran kişi v topluluklar var.  Geleneksel, tarihimizi, kültürümüzü tanıtan, bizi bugüne taşıyan enstrümanlarımızı, bu günün kullanılan ve farklı kültür coğrafyalarının da icra ettiği enstrümanlar ile birlikte müzik yapmalıyız. ‘Niyazi-i Mısri’ albümümde bunu uygulamaya gayret ettiğim gibi, geleneksel müzik icrası sürdürülmeli ama yaşadığımız çağ da dikkate alınmalı. Burada şunu da özellikle belirtmek isterim ki; Bu ülke, bu toplum, bu devlet, sanatına, kültürüne, müziğine sahip çıkabildiği ölçüde, sevgi ve huzur yaşayabilir. Kültür seviyesi yükseldikçe, irfanı arttıkça, o toplumda şiddet yerine, kargaşa yerine sevgi ve huzur olur. Burada da tabii ki biz sanatçılara da, müzisyenlere de çok görev ve sorumluklar düşüyor. Çünkü biz bu toplumun içindeyiz, bu kültürün insanlarıyız. Bunu mutlaka dikkate almalıyız. Ama bu hassasiyetteki sanat, kültür ve müzik insanlarının, gerek tv, gerek radyo, gerek yazılı medya ve gerekse halka ulaşılabilme noktasındaki yetkili kişilerin de daha fazla duyarlı olmaları gerekir diye düşünüyorum.

MANEVİYATI VE KÜLTÜRÜ OLMADAN, BİR TOPLUM NASIL AYAKTA DURABİLİR Kİ?

 Konser ve albüm çalışmalarınızda da, gördüğümüz üzere, Hoca Ahmed Yesevi, Yunus Emre, Niyazi Mısri ve Mevlana hazretleri ve diğer gönül sultanları, siz ve müziğiniz için ne ifade ediyorlar?

Aslında kültür, sanat, edebiyat ve müzik bir bütün ve hepsi de insan için ve insandan yine insana arzdır. Adlarını belirtmiş olduğunuz bu büyük mutasavvuflarımızın divanlarındaki, menkıbelerindeki ve şiirlerinde, sadece maneviyat yok ki, insana ait, insanı değerli kılan, anlamlı kılan, insani değerler yine bizler için anlatılıyor. Fakat burada dikkat çeken husus şu ki; Bu eserlerde, şiirlerde zaten kendi iç uyumu ve kendi içinde mevcud olan bir ritmi var.  Ve bu değerler bütünü ve o iç ritmini anlamaya, hissetmeye gayret ederek ve o hassasiyetini dikkate alarak, bestelemeye çalıştım. Bu öyle bir edebiyat ki, müzik ya da bir saz bile olmadan o şiirleri okuduğunuz zaman, müzik, bir ritm ve melodi hissederek dinliyorsunuz. Bu manada o ritme, o duyguya, o hissiyata, biz de acizane karınca kararınca, acizane biz de bir eşlik, bir katkıda bulunmuş olmaya gayret ediyoruz.  Beste yapabilecek kişi için Yunus Emre  hazretleri ve Niyazi Mısri hazretlerinin şiirlerini okuduğunuz zaman, anlam ve edebi olarak da bir aynılık var ki, bu da bizim beste yapmamıza imkan sağlıyor ve adeta teşvik ediyor. Çünkü o mutasvuufi büyüklerimiz, bizim gönül mayamız ve biz onları, onların eserlerini okumalı ve anlamalıyız ve hayatımızda uygulamalıyız ki, mesleğimizde, ailemizde, insani ilişkilerimizde de. Acizane bendeniz de, santurum ile konserimizde, bestelerimizi sevgili ve aziz dinleyenlerimiz ile paylaşıyoruz.

Aşk

aşk mumu yanınca pervanesiz kalır mı
açınca güller gülşen bülbülsüz kalır mı
aşk zinciriyle bağla bileklerimi
aşk ile varolmuş bu fani aşksız kalır mı
kurallarını yasaklarını at çöpe
Allah devranında ki divanesiz kalır mı
aşk incisi derinlere saklandı
dalamazsın derinlere,gerdan incisiz kalır mı
canını canan verdik de aşk ile
Hak’ka yürümekte cenazesiz kalır mı
yarin belasından şikayet etmemektir hüner
hüner bu oldukça can canan kalır mı

(SEDAT ANAR ŞİİRİ)

*

 

Bestekâr santurî,

Sevgili Sedat Anar’a(bu şiiri,şair Cahit koytak; Sedat Anar’ın solo santur konserini dinlerken yazılmıştır)

göğün yedinci katında
bütün yolların bittiği yerde,
altında, sidret-ül müntehanın,
telleri iki dünya arasına gerilmiş
santur çalınıyor santur, dinleyin!
kalemleri, defterleri ve bellekleri
büsbütün eriyip gitmesin diye
melekler kulaklarını
yüreklerimize dayamışlar
oradan dinliyorlar santur sesini.
dinlerken de ağlıyorlar
sessiz sessiz ve arada ah çekip
dövünerek, kaderi incitmeden,
olmaz sevdalarla tutuşup
yanmışçasına, ozanlar gibi…
onlar ağlarken, ebediyet
çözülüp varlığın diplerinden
bakın, nasıl yağıyor,
aşksız günlerimize, çorak günlerimize,
içrek çöllerimize, sicim gibi!

Cahit Koytak

SEDAT ANAR KİMDİR?

SEDAT ANAR 3Sedat Anar, 1988/ Şanlıurfa / Halfeti doğumludur. Müzik hayatına, çocuk yaştan itibaren dedesinin anlattığı masalları ve yerel türküleri dinleyerek başladı. On yaşından itibaren ‘bağlama’ ve ‘erbane (daf)’ çalmaya başladı.2007’de Hacettepe Üniversitesi tarih bölümünü kazandı ve Ankara’ya yerleşti. Santuru ve doğu müziğini öğrenmek için belirli aralıklarla İran’a seyahatlar yapmıştır ve yapmaya devam etmektedir. İran’da Navid Pirmohammedi’den ve Cavid Mousapour’dan santur, Arash Ruygar’dan ‘erbane (daf) ‘ ve Nevid Müsmir’den ‘tenbur’ ve ‘dutar’ dersleri almıştır. İran’da eğitimini aldığı enstrümanları geleneksel formatıyla öğrendikten sonra kendine has bir üslup ortaya koyarak icra etmektedir. İcra ettiği enstrümanlarda kendi üslubunu yaratmıştır.Yaptığı bestelerde geleneksel dini müzik formatından beslenerek jazz, blues,ortadoğu,mezopotamya ve Anadolu müziğini ortak bir noktada buluşturmuştur. Sedat Anar’ın üçü kalan müzik, birisi ahenk müzik etiketiyle yayınlanmış toplam dört albümü bulunmaktadır. Bu albümlerdeki tüm besteler Sedat Anar’a aittir. 2013? te Ahenk müzik etiketiyle ‘Belagat’ adıyla Türkiye’deki ilk solo santur albümünü çıkarmıştır. Daha sonra kalan müzik etiketi ile tasavvufa giriş kitabı olarak bilinen ve bu kitaptaki şiirlerin bestelerinden oluşan ‘Amak-ı Hayal’ adlı albümü; büyük mutasavvıf Yunus Emre hz.’nin günümüze kadar bestelenmemiş şiirlerinin bestelerinden oluşan ‘Aşık ölmez-Yunus’un izinden’ adlı albümü ve yine büyük bir mutasavvıf olan Niyazi-i Mısri hazretlerinin şiirlerinin  bestelerinden oluşan ‘Çağırıram Dost’ adlı üç albümü çıkmıştır. Yaptığı müziğe dair, Türkiye’nin sanat ve edebiyat dünyasının önde gelen isimlerince(Doğan Hızlan, Kemal Sayar, Hilmi Yavuz, Sadık Yalsızuçanlar, Semih Kaplanoğlu, Ahmet Telli, Naim Dilmener, Murat Beşer )olumlu ve gelecek vaat eden yazılar yazılmıştır. Ayrıca birçok tiyatro oyununa, belgesel ve kısa filme müzikler yapmıştır.. Bazı albümlerde ise besteriyle ve aranjmanıyla yer almıştır. Türkiye’de ve Almanya, İran, Rusya, Makedonya, Kosova, Avusturya, Tataristan, Azerbaycan, Yunanistan, Karadağ gibi ülkelerde yüzü aşkın konser vermiştir. İki yıl boyunca TRT’de ve Ankara Devlet Tiyatrosunda sözleşmeli ve misafir sanatçı olarak çalışmıştır. Halen İstanbul’da yaşamaya devam eden Sedat Anar, Ortadoğu müziğini yakından tanımak için zaman zaman Ortadoğu ülkelerine gidiş gelişler yapmaktadır. Niyazi-i Mısri, Yunus Emre, Fuzuli, Mevlana, Ahmet Yesevi, Ferüdüddün Attar, Şeyh Galib, Osman Kemali Baba, Muhammed Nasuhi, Filibeli Ahmet Hilmi Efendi, Ümmi Sinan, İbni Arabi hazretleri gibi büyük mutasavvufların şiirlerini ve hikayalerini müzikalleştirme çalışmaları devam etmektedir.

STAR GAZETESİ RÖPORTAJ-

Benim sahnemden çöp arabası geçmeli

Türkiye’deki nadir santurzenlerden olan Sedat Anar, kendini en iyi sokakta ifade ettiğini söylüyor. Onedio.com’da Ankara’nın ‘en güzel 17’ maddesine sokak müzisyeni olarak giren sanatçı, sahnesinden çöp arabasının geçmesinden çok mutlu!

Türkiye’nin ilk santur albümünü o yayınladı. Filibeli Ahmet Hilmi’nin Amak-ı Hayal adlı kitabındaki şiirleri besteledi. Kalan Müzik etiketiyle raflarda yerini alan son albümü Aşık Ölmez-Yunus’un İzinden’de ise bilinmeyen Yunus Emre şiirlerini besteleyerek bir araya getiren Sedat Anar’ın ana mekanı sokaklar. Onedio.com’da Ankara’nın ‘en güzel 17’ maddesine sokak müzisyeni olarak giren sanatçı, son iki yıldır zabıtalar nedeniyle müziğini gerçek mekanında icra edemiyor.

– Albümünüzün bir hikayesi var mı? Repertuvarı nasıl oluşturdunuz?

Yunus Emre’yi hep derinlemesine okumadan geçiyordum. Şimdi ‘Neden bu kadar geç kaldım?’ diye serzenişte bulunuyorum. Yaklaşık iki yıl önce Yunus Emre şiirleri ve felsefesi üzerinde çalışmaya başladım. Türkiye’de, bu alanda önemli çalışmaları olan Mustafa Tatcı bana yardım etti. Genel olarak Yunus’un bestelenmemiş şiirleri üzerine çalıştım. Yunus’un İzinden dememizin sebebi projenin devam edecek olması. Çünkü Anadolu’da binlerce Yunus Emre yetişmiştir. O, bir okuldur. Albümde onun izinden giden Niyazi-i Mısri hazretlerinden de iki bestem var. Örneğin günümüze yakın bir çağda yaşayan Osman Kemâlî Baba da bir Yunus’tur. Ama çoğu insan adını bile duymamıştır.

– Tarihte terapi amaçlı kullanılmış santur. Siz bu enstrümana bir de Yunus bestelerini ekliyorsunuz. Çok derinlikli bir iş. Benzeri var mı?

Santur, kendi içinde bir ahenge sahip. Neşeli ve hareketli bir ezgi icra etseniz bile size muhakkak hüznü tattırıyor. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Edirne’deki şifahanede terapi amaçlı kullanıldığından bahseder. Yunus şiirleri kendi içinde zaten bir ritmi barındırıyor. Ben sadece var olana ritme, ürettiğim melodimle eşlik ettim. Türkiye’de tasavvuf müziği içinde santur hiç kullanılmamış. Bu da çok önemliydi benim için. Dolayısıyla santuru ön planda tuttum. Albümde bunun dışında 20’yi aşkın enstrüman kullanıldı.

– Santurun menşei Hindistan. Siz icranızda nasıl bir yorum getiriyorsunuz bu enstrümana?

Yaptığım müziğe tasavvuf müziği denilebilir. Santur öğrenmek için İran’a gittim, oranın ve Ortadoğu’nun müziklerinden etkilendim. Benim kullandığım santur, İran santuru ama kimi zaman Hint santurunu da tercih ediyorum. Tüm bunları Anadolu’daki müziği esas alarak harmanlıyorum. Kendi bulduğum armonik akorları da kullanıyorum, kendime özgü bir çalım tekniğim var. Buna bazı kişiler etnik müzik dese de ben katılmıyorum. Etnik sözcüğü, 50’li yıllarda ABD’de türemiş bir sözcük. Bu nedenle genel olarak ‘Doğu Müziği’ demeyi tercih ediyorum.

TEK BAŞINA BİR ORKESTRADIR

– Santurun diğer enstrümanlarla birlikteliği nasıl? Yalnız başına daha etkili olduğunu söylemek mümkün mü?

Aslında santur tek başına da bir orkestra gibidir. Belagat adıyla çıkan ilk albümümde bunu duyabilirsiniz. Ama tabii ki başka enstrümanlarla da çok tatlı bir havası var. Ben en çok yaylı tenbur, ney ve vurmalı çalgılarla birlikte olan ahengini seviyorum.

– Sokak müzisyenliği size hem müzikal anlamda hem de hayatı algılama biçiminize etkisi bağlamında nasıl bir katkı sundu?

Sokak, müziğime kimsenin karışmadığı ve birbirinden farklı düşüncede insanın kulak verdiği yer. Düşünsenize bu sahneden çöp arabası bile geçiyor. Çok doğal, çok mükemmel… Gerçek sahnede bunu yaşayamazsınız. Birçok müzisyen arkadaşımla sokakta tanıştım. Geçenlerde bir arkadaşım Onedio’nun ‘Bir Zamanlar Ankara’da Yaşamış Olanların İçten İçe Özlediği Başkente Özgü 17 Şey’ sıralamasında kendimi görünce çok mutlu oldum. Ankara’da metroya ya da otobüse bindiğimde insanlar bana selam veriyor. Onların emeği başkadır bende. Bir televizyon programında kendimi sokak müzisyeni olarak tanıttım. Sokakta müzik yaptığımdan ailemin haberi o zaman oldu. Bana çok kızdılar. Annem dört ay konuşmadı benimle. Çünkü kazandığım üniversiteyi (Hacettepe) bitirip tarih öğretmeni olmamı istiyorlardı.

ZABITA MÜZİSYENİN ENSESİNDE

–  Sokak müzisyenleri Avrupa’da çok saygı görüyor. Türkiye’deKİ DURUM NEDİR?

Türkiye’nin birçok yerinde sokakta müzik yaptım. Ama son iki yıldır bu mümkün değil. Nedeni çok basit: Çankaya Belediyesi buna izin vermiyor. Müzik yapmaya başladığımız anda zabıtalar tepemize üşüşüyor. Ama yaşadığımız ülke Türkiye olduğu için bunlar artık bana normal geliyor. Avrupa’da da sokakta çaldım, çok güzeldi. Türkiye’de 2000’li yıllarda yaygınlaşmaya başladı bu tür. Sanırım Türkiye daha sokak müziğinin ne olduğunu anlayamadı.

 

RÖPORTAJ-HER SANAT.COM

Son yıllarda santur denilince ilk akla gelen isimlerden biri olan Sedat Anar Türkiye’deki ilk santur albümünü çıkardı, Niyaz-i Mısri’den ve Yunus Emre’den eserler besteledi. Mezopotomya’da ve Anadolu’da yüzyıllardır kullanılan santuru çok farklı tını ve tarzlarda yorumlayan Sedat Anar ile müzik serüveni ve müzik anlayışı üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Röportaj: Muhammed Emre Yapraklı

Santur nasıl bir çalgıdır? Size çalarken neler hissettiriyor?

Santur, hüznün çalgısıdır. Hindistan kökenlidir. Ağırlıklı olarak Kuzey Mezopotamya’da kullanılmış, Osmanlıda da 17.yüzyılın sonuna kadar saray müziğinde kullanılmıştır. Aynı zamanda terapi amaçlı da kullanılmıştır. Evliya Çelebi seyahatnamesinde Edirne’deki şifahanelerde kullanıldığını yazar. Benim için santur her şeydir. Bana ilaç, arkadaş, sırdaş ve dost olmuştur her zaman. En hüzünlü anımda da en mutlu anımda da santur çalmak isterim hemen. Şimdiye kadar yaptığım tüm besteleri santurla yaptım ama Şeyh Galip’in bir şiirinde de dediği gibi (harap olmuş bu göğsüm ah edip vah edip inlemek için yapılmış bir santur tahtasıdır) hüznün daha ağır bastığı bir enstrümandır.

Santurun kullanıldığı coğrafyaların bir ortak özelliğinden bahsetmek mümkün mü?

Santur, dünyanın çeşitli ülkelerinde başka isimlerle ve o ülkenin müzikal formatına göre yapılır ve icra edilir. Mesela Japonya’da koto, Macaristan’da cimbalom, İran’da ve Türkiye’de santur, Hindistan’da santoor, Romanya’da timbal, Amerika’da dulcimer, İrlanda’da tiompan gibi adlarla anılır. Ortak olarak özelliği şekil bakımından benzerliği ve ses tınısının benzerliği diyebiliriz. icra olarak farklıdır tabiki. Mesela Macaristan’daki santurda (cimbalom) mandal vardır kromatik çalınır Macar müziğinden dolayı. İran’daki santurla ise diyonatik sistemle çalınır ve aynı zamanda koma sesler kullanılır.

Santuru neden genellikle sokak sanatçıları tercih ediyor?

Birinci özelliği sesinin bir hopörlor girişi olmadan yüksek çıkması.akustik bir enstrüman çünkü. Tüm sokakta yankılanıyor ses. İkincisi bilinmeyen bir enstrüman olması ve böylece insanların ilgisinin daha fazla olması. Üçüncü neden ise icra etmesini bilseniz de bilmeseniz de hangi tele vursanız bir ses bütünlüğü çıkıyor olması. Bizde enstrüman bilgisi çok zayıf mı sizce? Zayıf değil neredeyse hiç bilinmiyor. Sevgili Ahmet Telli abimin santur adlı şiirinde şöyle der: “Şimdi hatıralarda kaldı santur”. Bu cümle her şeyi anlatıyor. Cumhuriyetten sonra ilk defa Türkiye’de ‘belagat’ adıyla santur albümü yapmak bana nasip oldu. Geçen yıl kanun üstadı Tahir Aydoğdu beni programına davet ettiğinde baya mutlu olmuştu santur icra ettiğimde çünkü TRT’nin tek santurcusu Zühtü Bardakoğlu Tahir abiye bu enstrümanı kimseye öğretmeden ölüp gitmek canımı acıtıyor demiş. Ne mutlu bana yıllar sonra santur icra ediyorum bu topraklarda…

 Sizce santur gibi geleneksel diğer enstrümanların ülkemizde pek kıymeti bilinmemesinin nedeni ne olabilir? Gelecekte geleneksel sazların giderek tarihe karışacağını düşünüyor musunuz?

Yahya Kemal’in güzel bir sözü var. “Çok insan anlayamaz eski mûsıkîmizden. Ve ondan anlamayan bir şey anlamaz bizden’ demiştir.artık popüler kültürün dayattığı bir sistem oluşmuş. Tabiki çok az da olsa bir kesim var. Mesela bir anımı anlatayım size. Bir televizyon programına davet edildiğimde beni gören sunucu ve çekim ekibi siz Sedat Beyin asistanı mısınız demişti. Ben de gülümseyerek hayır ben Sedat Beyin kendisiyim dedim. Benim besteleri dinleyince beni elli-altmış yaşında birisi zannetmişler. Şaşırıyorlar 27 yaşındaki birisinin böyle besteler yapmasına. Tabi ki çok az bir kesimde olsa takip eden bir topluluk var geleneksel enstrümanları ama bence şöyle bir şey yapılmalı ki Niyazi-i Mısri albümümde de bunu yaptım. Geleneksel müzik icra edilmeye devam edilmeli lakin çağa da uyum sağlamalı. Mesela mızraplı tanbur her zaman bendir ve udla icra edilmemeli bazen kontrabas, çello ve davulla da icra edilmeli. Böylece popüler kültürün içinde tıkanıp kalmış gençlere de yol açılmış olacaktır. Ayrıca ben müziğin ya da enstrümanların tarihe karışacağını düşünmüyorum. Santur Tevratta bile bahsedilen bir enstrüman. Mevlana boşuna dememiş ‘Müzik Allah’ın dilidir’ diye…

Yunus Emre’den ve Niyazi Mısri’den besteler yapıyorsunuz. Anadolu irfanını müzikal şekilde sunuyorsunuz. Nasıl tepkiler alıyorsunuz? Bu isimler müziğinize nasıl katkı sunuyor?

Şiirlerin derin manası ve kendi içindeki ritminden uzaklaşmadan bestelemeye çalıştım.şiirlerin kendi içinde bir ahengi var zaten. Hiçbir şey enstrüman olmadan sadece şiirleri okusanız bile bir müzik duyacağınızdan eminim. Zaten Mısri Hazretleri ile Yunus Emre Hazretleri ayrı düşünülemez! Buna kanıt olarak da Mısri Hazretleri’nin şiirinden bir alıntıyla sunayım.”Niyazi’nin dilinden Yunus durur söyleyen” cümlesidir. Anadolu’da yüzlerce pir var ben sadece onların şiirlerine beste yaparak bir nevi deryada bir damla misali hizmet etmeye çalışıyorum. İnsanlar değişik bir tını duyduklarını söylüyorlar bu da beni mutlu ediyor. Doğan hızlan, Hilmi Yavuz, Kemal Sayar, Naim Dilmener, Murat Beşer gibi isimler köşelerinde müziğim hakkında olumlu yazılar ele aldılar.

Yaptığınız müzikte; klasik türk müziği, halk müziği ve caz müzik gibi çok farklı tarzda müzik tarzlarının tatlarını buluyoruz. Bu lezzeti nasıl yakaladınız?

Bu sorunuza özellikle “Çağırıram Dost” adlı albümümü ele alarak cevap vermek istiyorum.Yeni ve ilk kez denediğim bir anlayışla aranje ettim. Jazz geleneğinden gelen üç müzisyen arkadaşımla jazz alt yapısıyla bestelerimi icra ettim. Ayrıca birgün Bob Marley’in ‘Sun is shining’ isimli parçasını dinlerken bende o sırada bestelemek için seçtiğim şiirleri okuyordum. Hazret, mürşidi Ümmi Sinan hakka yürüyünce ‘Ümmi Sinan’a Mersiye’ adlı şiiri yazmış ben de bestelemeye çalıştım. Reggae ritmiyle ve Tuncay Korkmaz abimin muhteşem mızıkasıyla kaydettik parçayı. Hazretin şiirlerini eskiden beri birçok üstad bestelemiş ama günümüzde neredeyse hiçbiri icra edilmiyor ben de geleneksel olan müzikle jazz, reggae, blues gibi müzik türlerini harlanmaya çalıştım. Ayrıca müzik kültürümüzde olmayan bir şey yaptım. Ali Şurgani’nin ‘Ey Garip Bülbül Diyarın Kandedir’ adlı bestesine nazire olarak ben de kendi müzikal anlayışımla aynı şiiri besteledim.

Sedat Anar

Santur öğrenmek için gittiğiniz Tebriz’de neler yaşadınız?

Tebriz’e gittiğimde hiç zorlanmadım çünkü herkesle Türkçe anlaşabiliyordum. Çünkü Tebriz İran Azerilerinin yaşadığı bir şehir ve Azerice konuşuluyor. sadece santur değil tenbur, zarp, erbane dersleri de aldım. Bir süre Tebrizli ünlü müzisyen Nevid Müsmir abimin evinde kaldım. Nevid abiyle beraber İran edebiyatını da yakından öğrenmeye başladım. Tebriz’deki müzisyenler Türkiye’den santur öğrenmek için geldiğimi öğrendiklerinde benim bir deli olduğumu düşünüyorlardı. Komik geliyordu ayrıca yoğun olarak müzik dinliyordum. Birgün santur hocam Navid Pirmohammedi ile müzik markete gitmiştik. Market sahibi bana santurcuları dinlettiğinde ben mızraplarından ve çalışlarından kim olduğunu anlayıp isimlerini söylüyordum.ve bana dinlettirdiği bütün albümleri hediye etmişti.

Yaptığınız müziğin ‘hal’ diliyle halka daha yakın olduğunu düşünüyorum. Müziğin mütevazi ruhu olur mu?

Elbette, şu sıralar Hazret İnayet Han okuyorum o der ki: “Sanatkarların ruhu tasarlar ve sanatkar ancak ruhunun tasarlanmış olarak kavradığını üretir.” Yani eğer sanatkarın ruhu eziyet çekiyorsa korku dolu bir huşu duygusu verir, eğer sanatkarın ruhu uyumdan zevk alırsa mutluluk duygusu verir. Örnek vererek açıklayayım. Gerçek sanatçı şuan ülkemizde yaşanan tatsız olaylara sessiz kalamaz. Neden ne olursa olsun 260’ı aşkın insan şehid oldu. Eğer sanatçı Hazret İnayet Han’ın dediği bir gibi ruha sahipse bunu eserlerine yansıtır. Sadece bu olay için değil kötü şartların ve insanların öldürüldüğü her olayda bunu görmeli insan. Yani Picasso’nun meşhur tablosunu yaptığı gibi..

Edebiyat ve müzik arasındaki bağı eserlerinize yansıtıyorsunuz. Diğer projelerde de bu durumu görecek miyiz?

Elbette bence edebiyat özellikle şiir müzikten ayrı düşünülemez. Şiirde şairin ruhunun ritmi ifade edilir. Müzikte ise müzisyen ruhunun tasarladığıyla üretir. Dünyadaki ilk dilin müzikten oluştuğunu söyleyen bir gelenek vardır; bundan sonra sözcüklerden oluşan dil ortaya çıkar. Mesela Niyazi-i Mısri “mecnunum bugün Leyla derdinden, neyleyim aklı divane geldim” bu şiirin kendi içinde ahengi vardır ama bir beste haline gelip icra edilince insanı etkileme ve duygusu altına alma oranı çok daha fazla artar. Bir de kendi görüşümdür bu, bir insan tasavvuf müziği yapıyorsa Fuzuli’yi, Mevlana’yı, Ferüdüttün Attar’ı, Yunus Emre’yi, Niyazi-i Mısri’yi, Hafız Şirazi gibi şiirin zirvesine oturmuş mutasavvıfları da okumalıdır. Bazen bir satır bir müzisyeni iki yıl boyunca nasıl bestelerim diye zorlar bu güzel bir şey kendim yaşadım. Bu şiir Yunus’un izinden adlı albümümde bestelemeye çalıştığım “benem” adlı şiirdir. Şiir Vahdetname olarak yazılmıştır ve son mısrası şöyle der: “Tapduk diyem cümle dile, inanmışam değme kula Yunus dahi hod kim ola bu sözleri diyen benem” Yani her şeyin sahibi Allah… Şuan Osman Kemal’i baba, Şeyh Bedreddin, Üsküdar’lı Muhammed Nasuhi ve Fasih Ahmed Dede şiirlerine çalışıyorum.

Kaynak: http://hersanat.com/sedat-anar-santur-huznun-calgisidir/

 

 

Santuri Sedat Anar ile müzik hayatını konuştuk

RÖPORTAJ 11.10.2013 –mevsimsiz – dergi röportajı.
Biz Ankaralılar olarak, Sedat Anar’ı önce Masala grubu ile tanıdık. Uzunca bir zaman onun santurundan çıkan doğulu ve büyülü nameler, Ankara akşamüstlerinde sokaklara sindi. Masala ile bir albüm serüvenleri oldu, çok güzel müzik yaptılar. Daha sonra birkaç yıl üretime ara verdi, kendisini dinledi, santurunu dinledi ve tabiri caizse demlendi. Şimdi ise uzun uğraşlar sonucunda ortaya çıkardığı, solo santur albümü “Belagat”la karşımızda. Son zamanlarda Ankara sokaklarında ne Sedat Anar’ın kendisine, ne de santurunun sesine rastlamak mümkün. Çeşitli sözlüklerden Twitter’a kadar herkes ondan ve “Türkiye’nin ilk solo santur albümü” payesini taşıyan “Belagat” isimli albümünden söz ediyor. Doğu geleneksel müziklerini ve santur çalgısını tüm Ankara’ya ve Türkiye’ye sevdiren Sedat Anar çaldığı enstrümanla gerçekten özdeşleşen bir müzik adamı. Kendisiyle son albümü üzerine bir söyleşi yaptık.

Önce klasik bir giriş yapıp biraz seni sizi tanıyalım, Sedat Anar kimdir, neler yapar, müziğe ilgisi nereden gelir?

Ben kendimi tanıtırken hep şöyle söylüyorum: Fırat’ın diğer tarafında, yani Mezopotamya’da Şanlıurfa/Halfeti’de doğmuş, bu bölgenin meşhur hikâye anlatıcılarından birisi olan Dengbej İbrahim’in torunuyum. Müziğe ortaokulda başladım diyebilirim. Öncesinde iki yıl ağlayıp, babamdan bana bir bağlama almasını istemiştim. Babam çok inatçı biridir. İki yılın ardından bana bir cura getirtti. Elbette ben ilkokul dördüncü sınıftayken köyümüze atanan öğretmenin müzikle gayet ilgili birisi olması, piyano, gitar ve bağlama çalması müziğe ilgi duyma nedenlerimden birisidir. Benim için çok büyük bir şanstı bu. Yani Urfa’nın dünyadan bihaber bir yerinde piyano, gitar ve bağlamayla tanışmış oldum öğretmenim sayesinde. Liseden sonra Ankara’ya geldim. Tabii o zamanlarda kendimce bağlama çalıyordum arkadaşlarla… Sonuçta, bir tarafın Suriye sınırına yakın, Arapça şarkılar öğreniyorsun; bir tarafım Türkmenlere yakın bir sürü Türkçe şarkılar; bir tarafım Alevilere yakın, bir tarafta Kürtler var. Yani kısaca bir kültür çemberinin içindesiniz ve bir sürü dilden şarkı söylemeye başlıyorsunuz. Zaten dedem bu söylenile gelen şarkıların hikâyesini anlattıkça bana her şey daha net, açık olmaya, berraklaşmaya başladı…

Ankara’ya geldikten sonra Hacettepe Üniversitesi, Tarih Bölümü’nü kazandım. İranlı bir arkadaşımın aracılığıyla santurla tanıştım. Santuru tanıdıktan sonra diğer bütün enstrümanları çalmayı bıraktım ve sadece santura yöneldim. İran’a eğitim almaya gittim ve hâlâ da öğrenmeye devam ediyorum…

İran’da nerede ve kimlerden eğitim aldınız?

Tebriz’de, Navid Pir Mohammedî’den ders aldım. Daha sonra Üstat Hüseyin’den, Cavit Moussapour Hoca’dan dersler aldım; ama gerçek hocam, en çok vakit geçirdiğim kişi Navid Pir Mohammedî’dir.

Santur Türkiye’de pek fazla tanınan bir çalgı değil. Bize biraz santurun geçmişi hakkında bilgi verebilir misin?

Santur üzerinde iki çeşit rivayet var. Birincisi 1500 yıllık bir geçmişi olduğunu söylüyor. İkinci olarak ise 3500 yıllık bir geçmişi olduğu çeşitli kaynaklarda rivayet ediliyor. Ben İran’dayken, müzikolog bir arkadaşım var Nevid Müsmir, bana santurun Hindistan’dan geldiğini söyledi. İran’da santurla uğraşan ilk kişinin santuru İran’a Hindistan’dan getirdiğini söyledi. İran’da yaygınlaşmaya başlamasından bir süre sonra, terapi amaçlı olarak kullanılmaya başlanmış santur sesi. Osmanlı’da da, 17yy’a kadar kullanılmış bir alet.17yy’dan sonra saray müziğinden çıkartılmış, Osmanlı müziğini, İran müziğinin etkisinden uzaklaştırmak için. Buna rağmen birçok santur sanatçısı, Cumhuriyet Dönemi’ne kadar varlığını korumuş. Özellikle Ermeniler bu konuda(Mihran Keresteciyan (1865-1940) aynı zamanda en önemli santur lutiyelerimizdendir)bayağı gelişmişler. Cumhuriyet Dönemi’ne kadar en büyük santur sanatçısı Santurî Ethem Efendi yine en büyük “santurzen” olarak varlığını sürdürmüş.

Doğu müziği bir harmanlama, bir kültür alışverişi bir tarz ve belki de bir yaşam şekli. Sen Sedat Anar olarak müzik yaratımı/yapımı konusunda kimlerden ve nelerden faydalanırsın?

Aslında bu soru çok kapsamlı bir soru, sana onlarca, belki de yüzlerce isim sayabilirim. Daha çok Orta Doğu müziği ve eski kadim müzikler dinliyorum. Örneğin Komitas Vardapet, Nusrat Fatih Khan, Abdülkadir Maragi diye giden onlarca isim var; ama okuduklarıma gelince derya denizdir, söyleyemeyeceğim kadar çoktur. Şimdi ikinci albüm olarak Filibeli Ahmet Hilmi Efendi’nin “Amak-ı Hayal” isimli kitabını müzikal bir forma sokmaya çalışıyorum. Kitaptaki şiirlerden yola çıkarak. Onun dışında fazlasıyla Ferüdüddün Attar hayranıyım. Hatta albümün kapağında kendisinin bir şiiri var. Mesnevi okuyorum neredeyse beş yıla yakın bir süredir.Genceli Nizami VE Sohrap Sepehri severim. Türkiye’de beni en fazla etkileyen yazarsa, İhsan Oktay Anar ve Ali Teomandır.

Peki, biraz bu soruyla alakalı ama daha özel bir soru soralım; Sedat Anar’ın ilham perisi var mı?

Elbette ki var.. Hem beşeri olarak yaşadığım aşk, hem de ruhani olarak yaşadığım aşk, hepsi onundur. Ben onun “Esrarname”deki “Bekleyen Adam”ıyım.

Yaptığın müziği nasıl tanımlarsın?

Ben santuru ne Türklerin çaldığı gibi ne de İranlıların çaldığı gibi çalıyorum. Ben santuru İran motifinden alıp, hem Hint hem de Anadolu motiflerini kullanarak çalıyorum. Özellikle bağlamadaki o figürleri uyarlıyorum çoğu zaman. Ama bütün bunları yaparken de geleneksel geçmişini unutmadan yapıyorum. Çünkü bence bir müziği öğrenmeniz için, ona hâkim olmanız için geleneksel/ temel halini bilmeniz, öğrenmeniz gerekir. Kendi müziğimi ben “doğu müziği” olarak tanımlayabilirim, ama asla ve asla etnik müzik diyemem. Çünkü etnik kelimesinden nefret ediyorum, bana göre batılıların uydurduğu ayrıştırıcı bir terim. Aynı zamanda albümde mızıka var. Mızıkayı çalan Tuncay Korkmaz da benim gibi düşünüyor, (mızıkayı kendi format dışında kullanıyor). Yani harmanlanmış bir müzik yapmaya çalışıyoruz. Zira Tuncay ağabeyim de öyle.

Albüm hikâyen nasıl başladı ve gelişti?

Albüm yapma fikri en başından beri vardı. Bu kadar beklememin sebebi; hem daha çok pişmek(daha 25 yaşında birisiyim,ve yürümem gereken baya bir yol var)hem de biraz da gerekli maddi imkânların geliştirmekti. Çünkü hepimiz biliyoruz ki, albüm yapmak, çıkarmak gerçekten emek, beceri ve para gerektiren bir iş. Örneğin bu albümü yapmamda birçok dostumu bana maddi ve manevi katkılarda bulundu. Bu albümde birçok değerli arkadaşımın emeği var. Aynı zaman da albümü yaparken, yine popüler olandan kaçmaya da çalıştım. Bu süreçte konuştuğum, santur albümü çıkarma fikrimi paylaştığım birkaç yapımcı, bana “santurla türkü çalmalısın ya da santuru herhangi bir müzik aleti ile beraber çalmalısın” dediler. Bu elbette daha geniş bir kitleye hitap edebilirdi; ama benim istediğim böyle bir şey değildi. Benim amacım daha çok kendi bestelerimi, müziklerimi insanlara duyurmak, tek başına ayakları yere basan, geçmişi ile var olan bir solo santur albümü yapmaktı ve sonunda hayalime kavuştum.

Albüm kapağı gerçekten çok güzel, çok başarılı olmuş bize biraz bahsedebilir misin?

Kapaktaki çizim ve albümün içindeki parçaları anlatan çizimler, Saar Keunen’e aittir. Albüm içerisindeki çizimleri ben yazdığım bir öyküden yola çıkarak çizdi, kapaktaki çizimin ilhamı ise, Kürt Mitolojisine ait bir hikâyeden gelir. Eski zamanlarda Van’da geçen bir hikâye bu. Fakiye Teyran isimli bir gezginin öyküsüdür anlatılan. Bir gün Fakiye Teyran bir kuş görür ve ömrü boyunca o kuşu arar. Sonunda kuşu bulur ve onu görür görmez ölür. Fakiye Teyran’a ölüm, kuşu görünce gelir. Kapaktaki resim de Fakiye Teyran’ı temsil eden bir resimdir…

Uzun süre, Ankara sokaklarında müzik yaptın, ne gibi zorluklarla karşılaştın? Türkiye’de Sokak müziği ne durumda sence?

Öncelikle kendi ailemden başlayarak yanıtlamak istiyorum bu soruyu: Sokakta müzik yapma durumunu kendi ailem bile kabullenmiş değil. Ben televizyonda kendimi “sokak müzisyeni” olarak tanıttığımda annem benimle dört ay konuşmamıştı. Sokakta icra edildiği için değersizmiş gibi bir algı var ve Türkiye’de de sokak müziği olması gereken yerde değil maalesef. İnsanlar tam olarak anlayabilmiş değil sokakların gerçekçiliğini ve samimiyetini… Ayrıca ciddi anlamda bir devlet baskısı da söz konusu sokak sanatçılarının üzerinde. Sokakta çalarken zabıta hemen hemen her zaman ensemizde; enstrümanlarımızı alıyorlar, bize zor kullanıyorlar, kısaca çalmamamız için ellerinden geleni yapıyorlar. Ama bütün bu zorluklara rağmen beni sokağa çeken şey daha farklı bir şey. Ben sokakta huzur buluyorum. Herhangi bir mekânda çalmakla, sokakta çalmayı karşılaştırdığımda, sokakta yaptığım müziği hiçbir yerde yapamadığımı fark ediyorum. Mekânlarda çalarken hiçbir zaman gözlerimi kapatarak çalmıyorum mesela; ama sokakta her zaman gözlerim kapalı ve en iyi müziğimi orada yaptığımı düşünüyorum. Gelen insanların, giden insanların hiçbir zaman kim olduğunu bilmiyorum. Tıpkı bir gizemi aralıyormuşum gibi geliyor bana. Ve kaygısızca müzik yapıyorum.vurduğum notaların yürekten çıkıp başka bir yüreğe hitap ettiğini hissediyorum.

Peki, çok teşekkür ederim, gerçekten çok keyifli bir söyleşi oldu, senin son olarak söylemek istediğin bir şey var mı dinleyicilerine, sevenlerine?

Dostlarıma söyleyebileceğim tek bir şey var; “muhabbetle, aşkla kalın.” Teşekkürler…

Söyleşi: Bahadır Buyruk

Mevsimsiz dergisi. 11.10.2013