SANTUR

Dünyalıktan halim sorar bazısı

Bizde sim yerine emraz bulunur.

Böyle imiş alnımızın yazısı

Elde santur, keman ya saz bulunur.

(Kalecikli Mirati)

 

Bir santuri olarak santurun hikayesini yazmak istedim sizlere.

Gerek yazılı kaynaklarda gerekse ikonografik belgelerde hakkında en az bilgi bulunan mûsiki aletlerinden biridir santur. Etimoloji uzmanı Sevan Nişanyan, santur sözcüğünün kökeni için şunları söylemiştir: “santur, Arapça sözlüklerde yoktur. Osmanlıda ise 1790’lardan önce görülmüyor. Arapça değildir ama direkt Rumcadan alıntı olabilir. Batılı kaynaklarda yunanca paselterion sözcüğünden türediği söyleniyor.” Benim gibi düşünen müzikolog ve santurzenler şu varsayımda bulunmuşlardır; “Tevratta bahsedilen psanterin acaba santur muydu?” Bazı kaynaklar bu bilginin doğru olduğunu yazar. İranlı santur virtuözü Ardavan Kamkar Over the wind (rüzgarın üstünde) adlı albüm kitapçığında santurun m.s 226-651 Sasani döneminden beri kullanıldığını söylemektedir. İran’da bulunduğum zaman zarfında yaptığım araştırmalardan edindiğim bilgiye göre santurun kökeni Hindistandır. İranlı müzikolog arkadaşım Nevid Müsmir santurun Pakistan ve Hindistan arasında kalan Suma şehrinden geldiğini öne sürmektedir. Hatta Suma şehrinde yaşayan Sumai ailesi santur yapmış ve icra etmişlerdir. İran’a ise Sumai ailesinin aracılığıyla gelmiştir demişti bana (Habip Sumai bu aileden çıkan santurzenlerin en büyük örneğidir). Ben burada şunu demek isterim; İran’da eski kaynaklara bakınca santurun kullanıldığına dair görebileceğimiz ilk kanıtlar 16. Yüzyıldan sonraki birkaç minyatürde görülen santur ve santura benzer motiflerdir. Diğer bilgiler varsayımlar üzerine bina edilmektedir. Bu durum, müzikolog dostumun bu çalgının Hint kökenli olduğuna dair varsayımını da kuvvetlendirmektedir. Zira, Hindistan’a bakınca santurun çok daha önceden var olan bir enstrüman olduğunu biliyoruz. Ayrıca Hint santuru, İran santuru ve Osmanlıda kullanılan santur arasında birçok farklılıklar vardır. Özellikle de yapısal olarak farklılar vardır. Taban açısı bakımından İran santuru en dar açılı santurdur. Hint santuru ise en geniş açılı santurdur.

Santur Saray Müziğinden neden çıkarıldı?

Müzikolog Bülent Aksoy, Osmanlıda santurun 17. yüzyılda saray müziğinden çıkarıldığını söylemiştir. nedeni ise İran müzik etkisinden kurtulmak olduğunu yazar. (kaynak:birikim dergisi/ 100. sayı). Bu durum beni şu soruyu sormaya itiyor; Osmanlı’nın kendine özgü bir santuru varsa neden santur saray müziğinden çıkarılıyor? Kaldı ki sarayda kullanılan santur o zaman İran santurudur. Yani İran santuru Türk müziği için uyumsuz bir enstrümandır. Örneğin hüzzam ve saba makamı icra etmek açısından zordur. Osmanlının en büyük santurzenlerinden Santuri Ethem efendi, bir müzik meclisinde santur icracısı olarak görev alırken ve bu mecliste hüzzam faslı icra edilirken ara taksimini zorla Ethem Efendi’ye verirler. Eksik perdeli santur icrasında müşkül duruma düşen Ethem Efendi, epey ter dökmekle beraber hemen hüzzam makamından atlayıp bulduğu motiflerle dahiyane bir taksim yaparak hüzzamda karar verir. Santuri Ethem Efendi, santurda kanundaki gibi mandallar olmadığı için belirli bir makamda santur icra ederken aynı sırada başka makama geçemez bunu yapabilmesi için durup eşikleri oynatıp makamı değiştirmesi gerekir. Bu da bir parça icra edilirken çok zordur.

Burada şunu da söylememiz gerekir, santur, Osmanlı’da saray müziğinden çıkarılmasına rağmen hatta ve hatta İstanbullu musikişinaslar tarafından kullanılması tercih edilmezken Anadolu’da kullanılmaya devam etmiştir. (bunun en büyük örneği bu yazıda bahsedeceğim Erzurumlu İbrahim Hakkı Efendinin oğlu Fehim Efendidir). Tekrardan santurun Osmanlı müziği içinde yerine bakacak olursak Leh(Polonya) asıllı, Klasik Osmanlı musikisi en önemli bestekarlarından olan  Ali Ufki Bey’inde bir santuri olduğunu unutmamak gerektiğini söylemek gerekir. Hatta Ali Ufki Bey’in Turc 292 yazmasında kayıtlı olan bir eserde ‘Fahte tarab-ı Santuri Şah Murad’ kaydını düşerek IV. Murad’ın da santuri olduğunu  bize göstermiştir. Ayrıca Santuri İbrahim Ağa (18.yüzyıl) Musahip Santuri Hüseyin Ağa (19.yüzyıl), Seyyid Mehmed Fevzi Efendi (19.yüzyıl), Santuri Hilmi Bey (19.yüzyıl) gibi santurilerimizi de unutmamak gerekir. Osmanlıda santur lütiyelerini de unutmamak gerekir. Mihran Keresteciyan, Kulekapılı Miço, Uzanyan Harutyun ve Günümüzde İzmir’de Atölyesi bulunan Ozan Özdemir santur lütiyelerimizdir.

Şimdi madem ki santur hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmak istiyoruz o zaman kafalarımızı iyice karıştıralım. Size Osmanlı şairi Şeyh Galip Dede’nin beyitinden bir şey paylaşayım.

‘Sad mih-i tir-i hecr ile bu sine-i harab /

meşk-i figana tahta-i santurdur bana”

(yüzlerce ayrılık okunun çivisiyle harab bu göğsüm /

sanki figan edip ağlamak için yapılmış bir santur tahtasıdır)

Tabi Galib Dede’nin bu kadar güzel bir beyit yazmasına santur neden olmuştur. Ki Galib Dede o dönemde santur dinlemiştir. Kim bilir belki bir santuridir. Çünkü santurun kenarında yetmiş iki telin de oturtulduğu kenarlarda ağırlığı kaldırması için yüzlerce çivi vardır. Bunu genelde santur dinleyen değil yapanlar bilebilir….

Santuri Ethem Efendi (1855-1926) de en önemli santurilerimizdendir. Günümüze yaklaştıkça santurilerin sayısı azalmaktadır. Santuri Ethem Efendi’nin öğrencisi Ziya Bey, santurun unutulması endişesiyle 1934 yılında bu sazın ismini kendine soy ismi olarak seçmiştir. Ziya Santur aynı zamanda 1914’te ilk defa santur metodunu yazan kişidir. Türk Musikisi perdelerini seslendirebilmesi amacıyla Ziya Bey çalgının ebatlarında bazı değişiklikler de yapmıştır. Ziya Santur bir yazısında şunları demiştir: “Santurun fasıldaki yeri fevkalâde mühimdir. Fakat maalesef buna rağmen santur layık bulunuduğu derecede rağbete kavuşmuş bir saz değildir. Bugün santur çalanlar benim yetiştirdiğim mahdut talebeden ibarettir” demiştir. “Radyomuzda çalan tek bir santurimiz Zühtü Bardakoğlu dışında, talebemin hepsi piyasaya çıkmayan kimselerdir. Bu itibarla bu şartlar içinde santurun günün birinde büsbütün ortadan kalkmasından endişelenmemek mümkün değildir.” Bu alıntıdan da anlaşılacağı gibi tabiki TRT radyosunda santur çalan ve Santuri Ziya Bey’in en iyi öğrencim dediği Zühtü Bardakoğlu’nu da unutmamak gerekir’. Amak-ı hayal albümümü yaparken kanun virtözü Tahir Aydoğdu üstadımla albümümde kanun icra etmesi için görüşmüştüm. Tahir Aydoğdu santur icra ettiğimi görünce baya mutlu oldu. Çünkü Ayodğdu Zühtü Bardakoğlu’nu ziyarete gittiğinde Bardakoğlu, santuru kimseye öğretemeden ölüp gideceğim diye feryat etmiş. Hüsnü Tüzüner’i de unutmamak gerekir bu arada. Ayrıca 1988 yılında on iki ilahinin yer aldığı albüm çalışmasında Ruhi Ayangil Bükreşten almış olduğu cimbalom’u (Macar – Romen santuru) kullanmıştır.

Ben Santur ile nasıl tanıştım?

Kaybolmaya ve unutulmaya yüz tutulmuş bir enstrüman olan santurla benim karşılaşmam da tamamen bir tesadüf sonucu oldu. Elime bir santur geçti ama nasıl çalınır ve nasıl bir enstrümandır bilmiyordum. Hacettepe Üniversitesi Tarih bölümünde okurken okula ara verip 20’li yaşlarda santur için İran’a gidiş-gelişler yaptım. Çünkü, Türkiye’de santur öğrenebileceğim kimse yoktu. Hatta santurun telini ve malzemelerini bulabileceğim bir yer bile yoktu. Ve 23 yaşındayken ahenk müzik etiketiyle Belagat adıyla Türkiyedeki ilk solo santur albümü yapmak bana nasip oldu. Bu albümde hem İran, hem Batı, hem Hindistan, hem de Anadolu motiflerini harmanlayıp santur ile makamsal besteler yaptım. Neden santur albümüme belagat adını verdim derseniz eğer şu cevabı veririm; Santur, icra edilirken en büyük belagat ustası olur. Güzel söz olursa, her demde müziğe de yansır. Yani santuru icra eden de ve santurun kendisi de güzel söze eşlik eder, hasbihal eyler…

Farklı kültürlerde Santur

Santur, mızrap ya da diğer adıyla zahmeyle çalınır. Santur çalan kişiye santurzen ya da santurî denir. Hem telli hem vurmalı çalgıdır. Genellikle 9 eşik(harek) olur. Çünkü, karar sesi sol notası üzerinedir. Sol anahtarı esas alınır. (ses tonlarına göre eşik sayısı artıp veya azalabilir). Üç oktavdan oluşur. Genellikle çelik, bronz ve pirinç teller kullanılır. (pirinç ve bronz teller bas sesler için kullanılır). Her eşik üzerine dörtlü tel oturtulur. 72 ve 160 telden oluşur. 72 telli santurların 72 milleti simgelediği söylenir. Santurda en iyi sesi ceviz ağacının verdiği söylenir (eskiden fındık ağacından yapıldığını da söylemiştir Arkadavan Kamkar). Aslında her ülkenin kendi müziğine ait santuru vardır. Yani Hindistan’da santoor; Amerikada dulcimer; Macaristan’da cimbalom; İrlandada tiompan; Almanya, İsviçre ve Avusturya’da, hackbrett; Yunanistan’da santuri ve Çin’de yangtijin olarak geçer. Diyanotik sistem esaslıdır santurda ama Yunanlılar rembetiko müzikleri yaptıkları için kromatik düzende icra etmişlerdir. Ayrıca bazı ülkelerde santurun mızrabına susturucu takılır. Çünkü Santurda her ses mızrapla vurulduğunda ses tınısı uzar. Ve diğer seslerle frekans halindedir. Macarlar, cimbalom çalarken(Macar santuru) susturucu takarlar mızrablara.

Santurla ilgili internette araştırma yaparken vikipedia’da santurun İran’da kadın sesine benzetildiği için 500 sene yasaklandığı yazısını gördüm. Bu tamamen yanlış bir kanıdır. Biz santurun 500 yıllık tarihini bile çok az belgelerle ve varsayımlarla araştırırken 500 yıl yasaklandı kanısı yanlıştır. Kaldı ki santur öğrenmek için İran’da bulunduğum sırada oradaki müzikolog ve müzisyen arkadaşlarım böyle bir şey olmadığını söylediler.

Santur, tasavvuf müziği içinde önemli bir enstrümandır. İran’da klasik iran müziği yapan üstadlar santuru kullanmaktadır. (Muhammed Reza Şeceriyan, Shahram Nazeri, Parvaz Meskhatian…) Geçen yıl Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleriyle ilgili Aşk ile Ânı seyretmek (Sufi Yayınları) kitabını okurken şu bilgiye rastlamıştım; İbrahim Hakkı Hazretleri’nin oğlu Fehim Efendinin musikişinas birisiymiş. Fehim Efendinin bir santuru varmış. Fehim Efendi, kendi eliyle tezhiplemiş kendi santurunu. Bununla ilgili bir menkıbe de varmış. Erzurum mutaassıp bir yer. Bu ailede tabi alim bir soydan geliyor. İbrahim Hakkı Hazretleri ana tarafından Hz. Peygamber(sav) soyundan geliyor. Baba tarafında ise alimler var. Fehim Efendi sabahın erken saatlerinde santuruyla baş başa kalmayı çok severmiş. Sesi de çok güzelmiş. Doğan günü musikinin ahengiyle selamlarmış. Bu sesin etkisinde kalan çiftçiler durup dinlerlermiş. Bu yüzden işlerine geç kalırlarmış. Durumdan rahatsız olan bazı yaşlı insanlar Fehim Efendi’yi babasına şikayet etmişler. Oğlunuz lüzumsuz işlerle uğraşıyor demişler. Hazretin durumdan rızası da haberi de vardır zaten. Ama yine de onların da gönlünü etmek için “ya öyle mi? Gelin gidip birlikte dinleyelim, bakalım ne söylüyor?” Deyip gidip dinliyorlar Fehim Efendiyi. Kendileri de mest oluyorlar. Bu sefer efendi bizi affet bu enstrümanı dinlerken insan Allah Allah zikrinden başka bir şey duymuyor derler. (Fehim Efendi’nin kendi eliyle tezhiplediği santuru görmek isteyenler Erzurum da Atatürk Üniversitesinde İbrahim hakkı hazretlerinin emanetlerinin olduğu yerde görebilirler. )

Hindistan, Tibet, Orta Asya, Anadolu ve Mısırda yirmi yıl kadar gezgin olarak yaşayan George Ivanovich Gurdjieff’de hatıratlarında bazı sufi meclislerinde santurla karşılaştığından bahseder.

Aynı zamanda terapi amaçlı da kullanılmıştır santur. Bunun en büyük kanıtı Edirne Arkeoloji ve Etnoğrafya müzesi, ve bu müzede bulunan santurdur. Evliya Çelebi, Seyehatnamesinde şöyle açıklamıştır; Merhum ve mağfur Beyazıd-ı Velî hazretleri vakfiyesinde, hastalara deva, dertlere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve defi seva salmak olmak üzere 10 tane müzisyen tayin etmiş. Bu müzisyenler arasında üç tanesi santuridir. Bu santuriler, şifahanede tedavi amaçlı santur icra etmişlerdir. Zaten santurun sesine kulak veren bir dinleyici sesin huzur veren rahatlayıcı bir tatda olduğunu duyumsar hemen.

Dünyada meşhur Santuriler

Eğer ki bu yazıdan sonra olur da santur dinlemek isterseniz. size tavsiye edeceğim santurzenler vardır. kimler mi? Ardavan Lamkar (santurda hem kromatik hem de diyotonik düzende birçok eser vermiştir. bir santur virtüözüdür), Ali Behrami Fard (bas santurun tanınmasına öncülük eden bir santuridir), Parvaz Meskhatian (santur için repertuar sayısını artıran santuridir), Shivkumar Sharma (hint santurunun virtüözüdür), Siamek Aghei (Meskhatian’ın öğrencisidir aynı zamanda batı tekniklerini de kullanır), Fravaz Payvar (Klasik İran Müziği’nde önemli bir santuridir).

Yazımızdan da anlaşılacağı gibi santur,hep çile çekmiştir diyebiliriz. İlgi duyulan bir enstrüman olmamıştır yani. Aslında benim için de santura başlama nedenidir bu cümle. Neden kimse ilgi duymuyor? müzik piyasasının popülizmün içinde yok olmaya başladığı bir çağda İran’a gidip bir süre yaşayıp santur öğrenmeye çalıştım. ilk başta ailem buna baya karşı çıktı. Ve santur albümü yapmak istediğimde en yakın dostlarım bile hitap edeceğim kitlenin neredeyse olmadığını söylediler. Haklılar da, kimse santur nedir bilmiyordu. Başta Ankara sokaklarında çaldım. Herkes bu aletin adı nedir diye soruyordu. İstediğim enstrümanı duyurmaktı tanıtmaktı. Sokakta santur çalarken tanıştığım bazı arkadaşlara istekleri üzerine İran’a gidiş gelişlerim de santur aldım. Daha sonraları Türkiye’de popüler müzik dışında albüm basan firmaların olduğunu keşfettim. Bunlar Kalan müzik ve Ahenk müziktir. Albümlerimi bastılar. Bazı müzik firmaları da ilginç teklifde bulundular. Santurla herkesin aşina olduğu türküler çalmamı istediler. Fakat kabul etmedim. Yapmak istediğimi yaptım. Bu arada şunu da belirtmek isterim. Santur albümüm çıktığında sevgili üstadlarım Doğan Hızlan,Naim Dilmener ve Ahmet telli köşelerinde bu albümü yazdılar. Benim için inanılmaz güzel bir duyguydu. Şunu gördüm; santur dinlemeyi bekleyen insanlar da varmış. Ve icracısını bekliyorlarmış. Ne mutlu bana. son olarak şunu demek isterim. hüznün çalgısı santur benim en yakın arkadaşımdır. Bir dinletimde tanıştığım Cahit Koytak’ın bana ithaf ettiği santur şiiriyle sizlere veda ediyorum.

Bestekâr santuri Sevgili Sedat Anar’a

göğün yedinci katında

bütün yolların bittiği yerde,

altında sidret-ül müntehanın,

telleri iki dünya arasına gerilmiş

santur çalınıyor santur, dinleyin!

kalemleri, defterleri ve bellekleri

büsbütün eriyip gitmesin diye

melekler kulaklarını

yüreklerimize dayamışlar

oradan dinliyorlar onun sesini.

dinlerken de ağlıyorlar

sessiz sessiz ve arada ah çekip

dövünerek, kaderi incitmeden,

olmaz sevdalarla tutuşup

yanmışcasına, ozanlar gibi…

onlar ağlarken, ebediyet

çözülüp varlığın diplerinden

bakın, nasıl yağıyor,

aşksız günlerimize, çorak günlerimize,

içrek çöllerimize, sicim gibi!

(Gecikmiş Düğün Şarkıları Kitabı)